Röportaj: Mehmet Öğütçü -The Bosphorus Energy Club ve The London Energy Club Başkanı

02 Mart 2020 Dergi: Ocak-Şubat 2020

Yenilenebilir enerji kaynakları küresel enerji sahnesinin tam merkezine taşınıyor
The Bosphorus Energy Club ve The London Energy Club Başkanı Mehmet Öğütçü ile dünya enerji sektöründeki değişimi konuştuk. Yenilenebilir enerji sektöründe yaşanan gelişmelerle birlikte enerji sektöründe köklü bir değişim yaşandığına dikkat çeken Öğütçü, “Yenilenebilir enerji tüm öngörülerin ötesine geçti. Gerçek anlamda “oyun değiştirici” bir devrim yaşıyoruz. Fosil yakıtlarda da üretim patlaması var. Yeni enerji yatırımlarının üçte ikisi yenilenebilir enerjiye akıyor. Kaçınılmaz bir şekilde fosil yakıt-yenilenebilir enerji çatışması yaşayacağız. İkisi arasındaki geçişin sancısız, yumuşak olması arzu edilir ama ne yazık ki öyle olmayacak” dedi.

Dünyada enerji sektörü nasıl bir değişim gösteriyor?
Enerji sektöründe köklü bir dönüşüm yaşıyoruz. Tüm bilinen hesapları alt üst edecek yeni bir enerji çağına giriyoruz.
Teknoloji ve çevre güdümlü yeni dinamikler, geleneksel olmayan yakıtlar, yenilenebilir enerjinin yükselişi, fiyatlardaki dalgalanma, değişimin öngörülemeyen hızı, yaygınlaşan jeopolitik gerilimler şimdiye kadar gördüğümüzden çok daha kuvvetli, etkileyici ve hatta oyun değiştirici. 
Bu durum hem cazip fırsatlar hem de hepimizi kaygılandıran ciddi meydan okumalar yaratıyor. Geçiş sürecinin uzun sürmesi, değişimin hız kesmemesi, çatışmaların yayılması yatırımcıları tereddüte sevk ediyor.
Kaya gazı ve diğer geleneksel olmayan enerjiler, maliyetleri ve dolayısıyla fiyatları aşağıya çeken yenilenebilir enerji devrimi sayesinde kıtlık döneminden bolluk dönemine geçtik. Hala dünyanın üçte biri ticari enerjiye ulaşamasa bile en azından görünür gelecekte hem elektrikte hem de neredeyse tüm yakıtlarda talepten fazla arz ile karşı karşıyayız. Elektrikte kapasite fazlası var. Talep aynı hızda artmadığı için üreticiler arasında, arzı düşürüp fiyatı yükseltmek, en azından mevcut düzeylerde tutmak için çaba gösteriliyor.
Bolluk zamanında, enerji ihracatçılarının, rakiplerini tehdit etmek için bir araç olarak petrol veya gaz kaynaklarını kullanma imkanları azalıyor. Reform arzusu sönüyor. Enerjinin, daha çok petrol bağlantılı şekilde gelişen jeopolitiği değişiyor. Doğalgaz, yenilenebilir enerji ve nükleerin yeni jeopolitiği doğuyor. Küresel jeopolitik ve enerji haritası farklılaşıyor. 
Bununla birlikte oyuncular da değişiyor. Yeni düzen, Çin’i dünya enerji düzeninde liderlik konumuna doğru götürüyor. Hindistan da aynı şekilde öne çıkıyor. Trump, ABD için “küresel enerji hükümranlığı” peşinde. Rusya, zaten fosil yakıtlarda super güç. OPEC dünya petrol piyasalarının yüzde 44’unu kontrol ediyor ama dünyanın ikinci büyük üreticisi Rusya ile stratejik ortaklığı olmasa fiyat belirlemede eskisi kadar etkili olamaz. ABD, günlük 13 milyon varil üretimle Rusya ve Suudi Arabistan’ı geçti ve net ihracatçı oluyor. Fiyat belirlemede OPEC artı Rusya ile ciddi bir rekabet yaratacak.
Başka ne gibi değişimler var?
Dijitalleşme, yapay zeka, yeni yakıtlar, Endüstri 4.0 hayatımızı temelden etkiliyor.
Hiç merak etmeyin, petrol çağı sona ermeyecek, daha uzun süre yaşamımızdaki yerini koruyacak. 2040’de kömür, petrol ve doğalgazın, dünyadaki enerji ihtiyacının yüzde 60‘ini omuzlamaya devam etmesi bekleniyor. 
Eskiden ticari fizibilitesi olan enerji projeleri için para bulmak kolay idi. Şimdi finansörler bir ikilem içinde. “Yeşil” STK’lar, hiç tahmin edemeyeceğiniz ölçüde bankaların kararlarını etkileyebiliyorlar. Kömüre ve diğer hidrokarbon enerji projelerine fon bulmak zorlaşıyor. Fotovoltaik ve rüzgâr enerjisi orantısız ölçüde finansman imkanına kavuşuyor. Bu durum enerji tedarikinde yapay bir dengesizliğe yol açabilir.
Sizce yenilenebilir enerji nereye gidiyor?
Yenilenebilir enerji tüm öngörülerin ötesine geçti. Gerçek anlamda “oyun değiştirici” bir devrim yaşıyoruz. Fosil yakıtlarda da üretim patlaması, fazlası var. Yeni enerji yatırımlarının üçte ikisi yenilenebilir enerjiye akıyor. Kaçınılmaz bir şekilde fosil yakıt-yenilenebilir enerji çatışması yaşayacağız. İkisi arasındaki geçişin sancısız, yumuşak olması arzu edilir ama ne yazık ki öyle olmayacak. Mevcut üretim tesisleri, taşıma ve dağıtma altyapısı yeniden elden geçirilmek zorunda. Finansman teknikleri de değişiyor. Fosil yakıtların cezbettiği sermaye giderek azalıyor.

Sorunlar var diyorsunuz?

Kesinlikle. Yanılgıya düşmeyelim, yenilenebilir devrimi öyle pürüzsüz, sorunsuz ilerlemeyecek.
Öncelikle rüzgâr, güneş, jeotermal, biyo-kütle, hidroelektrik aynı kefede tartılamaz.
Farklı coğrafyalarda farklı sonuçlar doğuruyorlar. Başlangıç yatırımları jeotermal ve hidroda nispeten daha yüksek. Küresel karbon emisyonlarını azaltmaya katkı sağlasa da rüzgâr güllerinin yarattığı yerel çevre sorunları hala aşılamadı.
Finansman modelleri daha ziyade devlet sübvansiyonu ve alım garantisi temeline oturtulmuştu; şimdi bunların kaldırılması ve kendi ayakları üzerinde durmaları isteniyor ama finansçılar bu belirsiz gördükleri iş modeline pek sıcak bakmıyorlar.
Teknoloji o kadar hızlı gelişiyor ki, bir yandan nimet olarak görülürken aynı zamanda “yıkıcı (disruptive)” etki yaratıyor. Süratle değişecek bir teknolojiye yatırım yapmakta isteksiz davranılıyor; bir sonraki adımı beklemek ise gecikme anlamına geliyor. Elektrikte kapasite fazlası kaygı yaratıyor.

Önümüzdeki dönemde yenilenebilir enerjide yaşanacak diğer gelişmeler neler olacak?
Yenilenebilir enerji kaynakları, bu sektörün diğer enerji kaynaklarından daha hızlı büyümesini sağlayan teknolojik gelişmeler ve düşen maliyetler sayesinde küresel enerji sahnesinin tam merkezine taşınıyor. Fosil yakıtlarla maliyet açısından rekabet edebiliyor. 
Sadece 2018’de 100 GW fotovoltaik (güneş) enerji dünya enerji envanterine dâhil oldu. 2025’e kadar rüzgârı, 2030’a kadar da kömürü geçmesi muhtemel.
Çin, temiz enerji yarışında güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, bataryalar ve elektrikli araçlarda dünya lideri. ABD ve AB’yi geride bıraktı. İddialı nükleer enerji programını yavaşlattı. Fukushima felaketinin ardından tutumlar değişti. Bazı yerel yönetimler sorumluluk alanları dâhilinde nükleer enerjinin inşasına karşı dirençli. 
Halihazırda dünyada elektriğin beşte biri yenilenebilir enerjiden üretiliyor. 160 GW'ın üzerinde temiz enerji üretiliyor. Yeni kapasitenin neredeyse yarısı güneşten. Onu üçte biri ile rüzgâr ve yüzde 15 oran ile hidroelektrik izliyor. 
Yenilenebilir enerjinin ağırlığı giderek artmakla birlikte görünür geleceğimiz hala fosil yakıtlara dayalı olmak zorunda. Güneş ve rüzgâr enerjisi tüm beklentileri alt üst eden bir süratte gelişiyor, maliyetleri düşüyor (2014-2017 arasında güneş maliyetleri yüzde 50 oranında azaldı). Enerjiye tahsis edilen sermayenin çok önemli bir bölümünü çekiyor.
AB'de bugün yeni kapasitenin yüzde 80'ini yenilenebilir enerji oluştururken, 2030'da rüzgâr enerjisi başlıca elektrik kaynağı haline geliyor. 
ABD, petrol ve doğalgazda lider konumuna yükselirken, yenilebilir enerji yarışında -hem enerji açığı, dışa bağımlılığı yüksek hem vahim çevre sorunlarıyla karşı karşıya, hem de yenilenebilir maliyetlerini inanılmaz boyutlarda düşürmüş olan- Çin ve Hindistan gibi yükselmekte olan ekonomiler öne geçiyor.
2060’a kadar uzanan senaryolarda dünyada yenilenebilirin elektrik üretimindeki payının yüzde 40'a yükselmesi öngörülüyor. Fosil yakıtlar 1970'den bu yana sadece yüzde 5 pay kaybetti (yüzde 86'dan yüzde 81'e) ve 2060 senaryolarında hala yüzde 50-70 menzilinde görünüyorlar.

Bu konuda Türkiye’nin yapması gerekenler nelerdir? Enerjide milli ve yerli olmak nasıl gerçekleşecek?
Dünyada hiçbir ülke tamamen enerji bağımsızlığına sahip değil. Japonya, Kore gibi ekonomik güçler bizimle aynı ligde. Çin ve Hindistan bile, başta kömür ve hidro olmak üzere onca milli enerji üretimine rağmen, petrol ve doğalgazda artan ölçüde dış dünyaya bağımlı.
Önemli olan körü körüne bağımsızlık değil; enerjiyi kesintisiz, uygun fiyatlarda, çevreye en az zarar verecek, ekonominin uluslararası rekabet gücünü zayıflatmayacak, dış politika ve güvenlik zafiyeti yaratmayacak şekilde karşılıklı bağımlılık ilişkileri yaratarak temin etmek.  Şayet yerli enerji kaynakları çevreye zarar veriyorsa, üretim ile tüketim merkezleri arasında uzun mesafeler varsa, üretme maliyetleri yüksekse hiç tereddüt etmeksizin daha uygun kaynaklar, daha uygun maliyetlerde dışarıdan getirilebilir. Esnek ve dinamik bir yaklaşım gerekiyor.
Enerjide kendi kendine yeterlilik ve bağımsızlık gibi olmayacak duaya amin demek yerine sürdürülebilir arz kaynakları ile sağlam ‘kazan-kazan’ ilişkiler kurmak, aynı zamanda da teknolojik inovasyon ve enerjinin etkin kullanımı yoluyla talebi düşürmenin, kit enerjiyi daha akıllıca kullanmanın yolları üzerine kafa yormalıyız.
Böylesi devrimci dinamikler enerji sektörünü dönüştürürken Türkiye ikmal güvenliği, sermayesi, teknolojisi dış dünyaya aşırı ölçülerde bağımlı bir ülke olarak enerjide geleceğini teminat altına almak zorunda. Bu çerçevede, hem küresel dinamikleri hesaba katmak, hem enerji ve onunla ilişkili altyapıya, büyük çaplı sınır ötesi projelere yatırımcı çekmek için doğru stratejilerle hareket etmeliyiz. 
Ayrıca dünya enerjisinin yönetim kurulunda kendimize yer açmak için enerji yönetişiminin, hukuki düzenin ve kurumsal yapıların iyileştirilmesi de şart. Dış politikada ve enerji transitinde oyunculara güven aşılanması, ülkeye, politikalara ve liderliğe küresel düzlemde inancın güçlendirilmesi de “olmazsa olmaz” bir gereklilik.

Enerji depolama konusunda neler söylemek isterseniz? Elektrikli araçlar bu konuda nasıl bir yol alacak? 
Elektrikli araçlar, sanıldığından daha süratle yollarımızda seyahat edecekler. Bugün dünyada 3 milyon elektrikli otomobil var. Bu sayının 2040'da 300 milyona ulaşması öngörülüyor.
2025'e kadar yeni araç filo kapasitesinin dünyada yüzde 15'i, AB ülkelerinde ise yüzde 25'i elektrikli araçlardan oluşacak. Petrolün araçların yüzde 92'sine enerji sağladığı düşünülürse bu dönüşüm petrol talebinde önemli düşüş yaratabilir.
Elektrikli araçların artan ölçüde yaygın hale gelmesi (2040’a kadar piyasaya çıkacak yeni araçların yüzde 70’nin elektrikli olması bekleniyor), hatta doğalgaz zengini ülkelerin araçlarda gaz kullanımını teşvik etmeleri nedeniyle petrol kullanımının azalması şaşırtıcı olmayacaktır.
Ancak unutmayalım ki bu araçlarda kullanılacak elektriğin de bir şekilde üretilmesi ve nihai tüketim noktalarına ulaştırılması gerekiyor.
Araçlarda elektrik depolayacak bataryalar, bunların hızlı doldurulması, servis istasyonlarının kurulması, araç fiyatlarının mevcut fosil yakıtla çalışanlarla rekabet edebilecek fiyat düzeyinde imal edilebilmesi, otonom çalışması, yapay zekanın tatbiki önümüzdeki dönemin çözüm bekleyen öncelikli sorunları arasında.

Türkiye yenilenebilir devrimine katılmak için ne yapmalı sizce?

Yenilebilirde aslında birçok ülkeye örnek teşkil edecek politika ve uygulamalara imza attık. Ama hatalarımız da oldu. Bence hükümet ve özel sektör şu dört alana odaklanmalı:

- Teknoloji, Ar-Ge, tasarım, inovasyon ve üretimde liderlik hedeflenmeli
- Çevre ülkelerde üretim tesislerine yatırım, yaratılacak Türkiye’ye bağlanacak yenilenebilir enerji şebekesi sayesinde bölgesel elektrik ticareti
- Geçmiş deneyimlerin, dünyadaki başarılı örneklerin ışığında yeni bir finansman modeli
- İklim değişikliği ve çevresel etkiyi minimize edecek bir yaklaşım.

Doğalgaz arz fazlası: sorun mu fırsat mı?
Eskiden doğalgazda Rusya, petrolde Suudi Arabistan at başı gidiyordu. Ama ABD muazzam bir hamle yaparak şimdi hem petrol hem de gazda dünya birincisi olma yolunda. Kendi kendine yeterliliğe çok yakın. Doğalgazda başka oyuncular da oyuna giriyor. Avustralya’nın ilk ihraç gaz molekülleri bu yıl sonuna kadar Çin’e akmaya başlıyor. Avustralya, önümüzdeki 2 yıl içinde dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğalgaz üreticisi ve ihracatçısı olarak Katar’ı tahtından indirecek.
Bu arada hiç hesapta olmayan kaya gazı, tight oil, heavy oil gibi “Petrol daha kaç yıl gidecek?” sorularını geçersiz kılacak yeni kaynaklar çoğalmaya başladı. Özellikle Kanada bu alanda öne çıkıyor. ABD ve Venezuella da öyle. Daha Arktık bölgesindeki dünya toplam petrol ve doğalgaz rezervlerinin üçte biri civarındaki rezervleri hesaba katmadık bile. Aynı şekilde zengin potansiyeli bulunan İran, Irak, Türkmenistan henüz tüm güçleriyle uluslararası piyasalara giremediler. Tabi ki bunlar ancak petrol fiyatları belli bir seviyenin üzerindeyken harekete geçirilebilecek kaynaklar. 
Dünyada hem doğalgaz arzı ve kaynak ülkeleri çoğalıyor hem de talep beklendiği hızda artmıyor. Teknolojik sürat beklenmedik oyun değiştirici kararları zorunlu kılıyor. Güvenlik riskleri, çevre ve iklim baskısı artıyor. Fiyatlar düşüyor, yatırımlar yavaşlıyor. Doğalgaz altyapısı gerektiğinden daha fazla inşa edildiği için kapasitenin önemli bir bölümü atıl vaziyette, özellikle Avrupa’da.
Dahası, yenilenebilir enerjinin yükselişi nedeniyle doğalgaz ile çalışan bazı elektrik santralleri rüzgâr ya da güneşe dönüyor. Kömür ve nükleer de hem maliyet avantajı hem de enerji çeşitliliği mülahazalarıyla hep eşikte bekliyor. Bu durum karşısında, gaz ile ilgili eski hesapların gözden geçirilmesi, yeni stratejiler geliştirilmesi gereği doğuyor.

Bizim yaptığımız bir hesaba göre petrol fiyatları 60 doların altında kalacak olursa dünya arzında yüzde 7,5 civarında bir azalma meydana gelecek.  Bazı bölgelerde çıkartma maliyeti ucuz olduğu için (mesela Kuzey Irak’ta ürettiğimiz petrolün maliyeti 3 doları geçmiyor) böylesi düşüş üretimi ciddi etkilemeyebilir, ama özellikle açık denizlerde ve yüksek değerli piyasalara girişi sınırlı kara coğrafyalarındaki üretimin maliyeti yüksek.
Nitekim, uluslararası şirketlerin çoğu uzun vadeli ve büyük çaplı petrol yatırımlarını durdurma kararı aldılar. Piyasa değerleri azaldı. Dünyanın en büyük 60 petrol şirketinin toplam değerinden 265 milyar dolar silindi gitti son bir yılda. Bu itibarla, başa baş değil ama karlı olabilmesi ve devam edebilmesi için fiyatların belli bir düzeyde (en azından 80-90 dolar aralığında) olması gerekiyor.
Dünyada petrol sıkıntısı yok; sadece “ucuz petrol” kalmadı. Fiyat düşüyor ama arzı artırmak, kapasiteyi güçlendirmek istiyorsanız zorlu coğrafyalara gideceksiniz. Mevcut düşüşün onu alınmaz ve daha devam ederse orta ve uzun vadede arzda ciddi sıkıntı ortaya çıkaracak. Oysa talep artışı durmadı, özellikle Asya-Pasifik ekonomilerinde hep kuzey istikametinde yükseliyor. Toplam talep yüzyılın ortasına doğru iki katına çıkacak.

TürkAkım ve Rusya ile ilişkilerimiz konusunda ne düşünüyorsunuz?

Türk-Rus ortaklığı, bundan bir kaç yıl önce tahmin edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Karadeniz’in güvenliği, Kafkaslar’da barış ve istikrar, Suriye’de ortak hareket etme, S-400 hava savunma füzeleri dâhil geniş askeri işbirliği, turizmde Rus faktörü, müteahhitlik hizmetleri, Mersin Akkuyu’da Rosatom’un inşa etmekte olduğu Türkiye’nin ilk nükleer santralı, Gazprom’un Mavi Akım’a ilaveten TürkAkım-1 ve 2’yi inşası, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de yeni dinamikler, ticaret hacminin bugünkü 26’dan 100 milyar dolara çıkartılması hedefi.

Bunların hepsi stratejik önemi olan işbirliği alanları ve hamleler. Lakin, derinliğine analiz edildiğinde ciddi bir sıkıntı göze çarpıyor: “stratejik ortaklık” nalıncı keseri gibi hep Moskova’nın menfaatine. Ciddi bir asimetri var bu ilişkide. Şayet önümüzdeki dönemde dengeli hale gelecek, “kazan-kazan” nitelik kazanacak şekilde düzeltilmezse sürdürülebilir olması mümkün değil.

Bence Rusya açısından TürkAkım 1 ve 2 hatlarının, tüm engellemelere rağmen, tamamlanıp çalıştırılması büyük başarı. Özellikle de Putin’in kararlı ve ısrarlı çizgisi burada önemli rol oynadı.
2014’de Güney Akım projesi çökünce Putin bu hattı AB üyesi olmayan Türkiye üzerinden geçirmeyi, böylece Ukrayna ve diğer transit ülkeleri aradan çıkartmayı hedefledi. Rus uçağının 2015’de Türk-Suriye sınırında düşürülmesi iki yıl geciktirdi hattın inşasını, ama izleyen dönemde Türkiye çekincelerinin çoğunu geri çekti ve rekor sayılabilecek hızda tamamlandı.
Rusya, böylece Kuzey Akım 1-2 ile batıdan ve TürkAkım 1–2 ile doğudan, Aralık 2019’da Ukrayna ile imzaladığı (gaz naklini 65’den 45 milyar metrekübe düşüren) beş yıllık yeni transit anlaşması ile merkezden en büyük iki doğal gaz müşterisi olan Avrupa ve Türkiye’yi beslemeyi garanti altına aldı. En az 50 yıllık yaşamı olan boru hattı ile geniş kapsamlı bir karşılıklı bağımlılık da perçinlendi.
ABD, Norveç, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz ve Hazar gazi ile rekabette, pazar payı kaybetmemede de önemli avantaj sağlandı.
Dikkat ederseniz, Ruslar sadece kendi kaynaklarını bize satmaya çalışmıyor aynı zamanda yakında Kuzey Irak’taki gazi (orada büyük yatırımlar yapmakta ve boru hattı altyapısını satın almış olan) Rosneft üzerinden alırsak buna da şaşırmayın. Doğu Akdeniz’de de yatırımları var.

Türkiye’nin kazancı ne?

Türkiye açısından TürkAkım-1 “arz nötr” sayılabilir; zira daha önce Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden aldığımız Batı Balkan boru hattı gazını şimdi doğrudan Karadeniz’in altından alacağız. Aradan transit ülkelerini çıkartıyoruz, bunlara ödenen geçiş ücretleri de olmayacak artık. Transit ülkelerdeki sorunlardan etkilenmeyeceğiz. Doğal gaz arz güvenliği açısından bizim de işimize geliyor.
Sadece küçük bir arz artışı olacak.
Unutmayalım ki, doğalgazın geleceği de biraz sallantıda. Yenilenebilirin yükselişi, LNG fiyatlarının boru hattı gazına yaklaşması, esneklik sağlayan FŞRU tesislerinin mantar gibi çoğalması, ABD’nin doğal gazda da liderliğe oynaması, iklim değişikliğine karşı mücadele önlemlerinde doğalgazın da sakıncalı görülmesi doğalgaza talebi düşürebilir.
Onun için uzun vadeli, esnek olmayan sözleşmelerden kaçınmak gerekiyor.
Anlaşmalar uzun vadeli ve kontrat süresi dolmadan değiştirilemez. Bizim bugün ile 2030 arasında Rusya, İran, Azerbaycan ve LNG “al ya da öde” kontratlarımız sona erdikçe fiyatların gözden geçirilmesi gerekiyor. Üçüncü ülkelere ihraç hükmü de yeni kontratlara yansıtılmalı ki ihtiyacımızdan fazlasını satabilelim.
Şu anda Avrupa fiyatlarının hayli üzerinde ödüyoruz. Ruslar zaten boru altyapısına büyük yatırım yaptılar. Onu çıkartmak zorundalar. Halen İran’dan sonra en fazla fiyatı Gazprom’a ödüyoruz ve üçüncü ülkelere satma iznimiz yok. AB piyasalarında Rus gazinin ortalama fiyatı her bin metreküp için $220 iken biz aynı miktar için $305 ödüyoruz.
TürkAkım-2’nin bizimle ilgisi ise Trakya’ya inip, oradan transit olarak kısa bir boru hattı ile Bulgaristan sınırına gönderilecek olması. Yani, geçiş ücreti kazanacağız sadece. ABD yaptırımı, AB ile yaşanmakta olan üçüncü paket ihtilafı, Bulgaristan ve Sırbistan ile bağlantı ve geçiş Rusya’nın kendi sorunu.

Güney Gaz Koridoruna etkisi nedir?

TürkAkım-2’nin Bulgaristan, Sırbistan ve Macaristan üzerinden Avusturya’nın Baumgarten fiziki gaz ticaret merkezine kadar uzanacak olması aslında TANAP ve TAP’tan oluşan (ve Yunanistan, Arnavutluk üzerinden, Adriyatik altından İtalya’ya ulaşacak) Güney Gaz Koridoru’nu şimdilik doğrudan tehdit etmiyor. Şayet ileride Şah Deniz-3, Absheron, Ümit, Nahçıvan sahalarından, hatta Hazar’ın ötesinde Türkmenistan’dan, Irak’ın Kürt bölgesi ve Doğu Akdeniz’den de gaz sevkedilebilirse işte o zaman gaz-gaz rekabeti yaşanacaktır Rus gazi ile.
Yenilenecek kontratlarda bu boyut gözardı edilmemeli.

Bölgesel hub olabilir miyiz?

Dünyada hem doğalgaz arzı ve kaynak ülkeleri çoğalıyor hem de talep beklendiği hızda artmıyor. Fiyatlar düşüyor, yatırımlar yavaşlıyor. Doğalgaz altyapısı gerektiğinden daha fazla inşa edildiği için kapasitenin önemli bir bölümü atıl vaziyette, özellikle Avrupa’da. Dahası, yenilenebilir enerjinin yükselişi nedeniyle doğalgaz ile çalışan bazı elektrik santralleri rüzgâr ya da güneşe dönüyor. Kömür ve nükleer de hep eşikte bekliyor.
Doğalgazda arz bolluğu, fiyatların daha uzun süre makul düzeylerde seyredecek olması, çevremizdeki ülkelerde yeni arz kaynaklarının ortaya çıkması, nükleer enerjiye öngörülen zaman diliminde geçemeyeceğiz gibi etmenler göz önünde bulundurulursa ülkemizin doğalgaz ekonomisini ve jeopolitiğini güçlü bir zemine oturtması, yenilenebilir enerjiyi bütünleyici olarak görülecek yeni bir doğalgaz stratejisi geliştirmesi gerektiği aşikâr.

Irak'ın Kürt gazı ve Doğu Akdeniz gazı ‘oyun değiştirici’ olabilir mi?

Olabilirdi ama Türkiye bu bölgeler ile ilişkilerinde uzun vadeli stratejik bir yaklaşımla hareket etmiyor gibi. Irak'ın rezervlerinin üçte birine sahip Kürt bölgesi ile ilişkilerimiz, Eylül 2017'deki bağımsızlık referandumu sonrasında rayından çıktı. İran ve Rusya süratle bizim bıraktığımız boşluğu dolduruyorlar. Rosneft, bölgede önemli petrol, doğalgaz ve enerji boru hatları altyapı yatırımları yaptı. Yakında doğalgazımızın bir kısmını Kuzey Irak'taki bu Rus şirketinden satın alırsak hiç şaşırmayalım.
Aynı şekilde Doğu Akdeniz’de İsrail, Mısır, Lübnan ve Güney Kıbrıs’ın zengin doğalgaz kaynakları üzerinde “oyun kurucu” olabilecekken siyasi gerilimler bize bu fırsatı kaçırtıyor. Daha işbirliği ve ortaklıklara açık yaklaşım gerekiyor.

Nasıl bir strateji uygulanmalı?

Türkiye’nin uzun vadeli doğalgaz sözleşmeleri önümüzdeki 10 yılda sırasıyla sona erecek: Azerbaycan 2021 (Sahdeniz-1), Rusya 2021 (Batı Hattı) ve 2025 (Mavi Akım), İran 2026. LNG sözleşmeleri de öyle. Bunların bir kısmı uzatılamayabilir. Yaklaşık 40 milyar metreküplük bir yeni arz bağlantısı yapmak gerekiyor. 
Dahası, (genellikle doğru çıkmasa da) BOTAŞ öngörüleri gaz talebinin 2030’da 70 milyar metreküpe ulaşacağına işaret ediyor. Bu da ilave 20 milyar metreküp bulunmasını gerektiriyor.
Bu çerçevede hükümete ve özel sektör oyuncularına tavsiyelerim şöyle:
*    Öncelikle Kasım 2015’te Suriye sınırında sınır ihlali yaptığı için Rus uçağının düşürülmesinin ardından Türkiye'nin Rusya'ya enerji konusunda bağımlılığı ciddi bir milli güvenlik riskine dönüştüğünden, doğalgazda bağımlılık derecesi en az AB düzeyine (yüzde 40) düşürülmeli, AB ve kaynak ülkeler ile ortak doğalgaz ikmal güvenliği yaklaşımı geliştirilmelidir.
*    İran, Kürt ve Doğu Akdeniz gazı alım sözleşmeleri için de ön müzakerelere başlamalıdır.
*    Mevcut iki (Marmara Ereğlisi ve Aliağa) LNG kabul tesisine ilavaten FŞRU denilen her biri 4 milyar metreküp kapasiteli yüzer doğalgaz tesisi yapımına hız vermeli, bunların kadar devreye sokulması hedeflenmelidir.
-    Her ne kadar siyasi ve stratejik güçlükler olsa da doğalgaz piyasasında serbestleşme, fiyatlara devlet müdahalesinin son verilmesi, rekabetin ve ürün/hizmet çeşitlenmesinin artırılması hedeflerine ulaşma çabaları hızlandırılmalıdır.
-    Enerji verimliliği, nükleer ve doğalgaz hedeflerinin tutturulamaması ihtimaline karşı, alternatif yakıtlar üzerine yatırımcılara da güven verecek yeni bir yaklaşım ortaya konulmalıdır.
- Her yıl enerji ve bağlantılı altyapı için gereken 12 milyar doları elverişli koşullarda sağlayacak finansman mekanizması oluşturulmalı, mevcut borçların yeniden yapılandırılması sağlanmalıdır.
-     Değer zinciri boyunca faaliyet gösterecek doğalgaz şirketleri yaratılması özendirilmeli, bu şirketlerin ülke dışında üretim ve taşıma işlerine girmelerine de zemin hazırlanmalıdır.
-    Doğalgaz ile jeopolitika bağlantısını kulak ardı etmeden dış politikada “yumuşak güç” stratejisinin gereklerine özen göstermeli,  Türkiye’nin “yeni bir Ukrayna mı” olacağı kuşkuları dağıtılmalı, “bölgesel merkez” olmanın da on koşulu olan güven uyandırıcı adımlar gecikmeksizin atılmalıdır.
- Rusya ile ilişkilerde hemen her alanda Moskova’nın istekleri ve menfaatleri ağır basıyor. Bu “asimetrik”, dengesiz ilişki sürdürülebilir değil. Bu önemli komşumuz ve ortağımız ile ilişkilerimiz mutlaka “kazan-kazan” yaklaşımı hakim kılınacak şekilde gözden geçirilmelidir. 


Uluslararası rekabet gücünün artırılması nasıl sağlanacak?

Yeni fırsat pencereleri açılıyor. Bunlardan yararlanabilmek için stratejik coğrafya, insan kaynağı, dinamizmi, zengin tarihi ve kültürel birikimine sahip Türkiye’nin uzun vadeli bir rüyası olmalı. Öyle bir rüya ki, doğru yönetildiği zaman bu ülkeyi 2030’a kadar ekonomik refah, kültürel yenilenme ve jeopolitik etkinlikte dünyanın ilk on gücü arasına yerleştirebilsin.

Hepimiz biliyoruz ki, alışılmadık görüşleri, köklü değişimleri, uygulamaları ancak belli kalıpların esiri olmayan, aykırı, yaratıcı beyinler ortaya koyabilir. “Küresel” ortak aklı da harekete geçirecek, kurumsal özgüveni ve umut tohumlarını yeniden yeşertecek, hem ayakları yere basacak hem de bizi hayallere daldıracak bir vizyon gerekiyor. 

Özel sektörün lokomotif rol üstleneceği, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ekonominin bel kemiğini teşkil edeceği, ülkemizin karşılaştırmalı üstünlüklerini yansıtan, uluslararası rekabet gücüne sahip, tekelleşmeyi kaldırıp adil rekabetin yerleştirileceği, devletin rant dağıtımı yerine temel hizmet ve altyapıyı - özellikle de gerekli hukuki ve kurumsal çerçeveyi - sağlayıp denetim ve hakemliği üstlendiği, sosyal sorumluluklarını ihmal etmediği, serbest - fakat "fanatik" olmayan -- piyasaya dayalı bir ekonomik sistem başlıca hedef olmalıdır.

Döviz kuru, faiz, IMKB endeksi izlemekten başını kaldırarak uzun süreli ve sürdürülebilir dünya çapında rekabet gücünün hangi sektörlerde gerçekleştirilebileceği ortaya net şekilde konulmalıdır. Dünyada bilgi ekonomisine doğru gidiş, hatta geçiş var. Yeni servetlerin, varlıkların çoğu bilgi üretmek, teknoloji geliştirmek, yeni teknolojileri uygulamak yoluyla elde ediliyor. Bilgi ve teknolojiye sahip ülkeler, üretimlerini, varlıklarını, servetlerini, aynı düzeyde bilgi ve araçlara sahip olmayanlara göre çok daha hızlı artırabiliyorlar. Ülkelerin zenginliklerini artık doğal kaynaklar değil, insan öğesi belirliyor. Kalkınma için bilgi üretmek, kullanmak, en azından dünyada üretilmiş bilgileri, geliştirilmiş teknolojileri uygulamak zorundayız. Türkiye artık insanını eğiterek yenilikçi, girişimci, yaratıcı insan yetiştirmek, bu gelişmeye ayak uydurmak ve bilgi odaklı ekonomi olmak zorundadır. 

Birimleri uyumlu ve eşgüdüm içinde, açık, dürüst, demokratik, hızlı ve verimli çalışan bir devlet çarkı, sağlıklı bir ekonomik sistemin de teminatıdır. 21. yüzyıldaki konumumuz, uluslararası piyasalarda rekabet edebilme ve başarma gücümüze bağlıdır. Sanayileşmek ancak yaratılan sanayilerin dünya ölçeğinde rekabetçi olmasıyla ölçülebilir. Türkiye'nin karşılaştırmalı üstünlüğü bulunan tarım, turizm, tekstil/giyim, inşaat ve savunma sektörlerinde yeni bilgi sanayi ve teknolojileri hakim kılınmalıdır. Geleceğe dönük enerji arz-talep senaryosu, temiz, yenilenebilir ve maliyet açısından rekabeti aşındırmayacak enerji kaynakları esas alınarak geliştirilmelidir.
 


Etiketler