“İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı bir dünya hayal ediyor ve bunun için çalışıyoruz”

28 Eylül 2016 Dergi: Eylül-Ekim 2016

WWF-Türkiye Doğa Koruma Yönetmeni Mustafa Özgür Berke ile WWF-Türkiye’nin var oluş amacından Paris Anlaşması özelinde iklim değişikliğiyle ilgili çalışmalara, “Ayak İzinin Azaltılması”  kavramından ne anlamamız gerektiğinden Türkiye ve dünyadaki “yenilenebilir enerji” algısına kadar uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. “İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı bir dünya hayal ediyor ve bunun için çalışıyoruz” diyen Mustafa Özgür Berke, şifreyi de veriyor: “Unutmayın, birlikte mümkün!”

Yeni Enerji: WWF Türkiye, Türkiye’de neyi veya neleri değiştirmeye veya geliştirmeye odaklanmış durumda?

Mustafa Özgür Berke: WWF-Türkiye’nin odağında insanın doğayla uyum içinde yaşadığı bir gelecek var. Bunun mümkün olduğuna inanıyoruz ve bu vizyonla biyolojik çeşitliliği korumaya, çevre kirliliğini ve aşırı tüketimi azaltmaya çalışıyoruz.
WWF-Türkiye doğa koruma projelerini biyolojik çeşitliliğin korunması ve ayak izinin azaltılması olarak iki ana bileşen altında yürütüyor. Tür koruma çalışmalarımız arasında turna, deniz kaplumbağası ve orfoz gibi yaban hayatının önemli hayvanları ve fındık, buğday gibi bitki türleri var.  Konya’da ormanlarımızın iklim değişikliğine hazırlanması veya Kaş-Kekova’da sürdürülebilir turizmi hayata geçirmeyi amaçladığımız saha çalışmalarımız ise doğa koruma çabalarımızın bir başka bölümü. Ekolojik ayak izimizin azaltılması ise biyolojik kapasitemize uygun bir yaşam biçimini öne çıkarmayı amaçlıyor. Suyu tasarruflu ve verimli kullanmaktan, sürdürülebilir bir üretim-tüketim dengesi yakalamaya kadar uzanan bir yaşam biçimi öneriyoruz.

Yeni Enerji: Türkiye eksenli tüm çalışmalarınızda, bu ülkenin hangi özellikleri size moral motivasyon sağlıyor? Mesela, gençleri buna örnek verebilir miyiz? Türkiye’de genç nüfusun bakış açısı ne boyutta?

Mustafa Özgür Berke: Gençlerin dinamizmi elbette çok önemli. Sosyal medya başta olmak üzere dijital kanalları yoğun kullandıkları için çevre konusundaki kampanyalarda aktif rol oynayabiliyorlar. İnternet üzerinde çevre konularına hizmet eden birçok platform yine gençler tarafından kullanılıyor. Özellikle son yıllarda ülkemizde çevre hakları, doğa koruma ve tür koruma konuları hakkında ilginin arttığını gözlemliyoruz. WWF-Türkiye’nin üyelerine baktığımızda da yüzde 60’ının 35 yaşın altında olduğunu görüyoruz.

“En sıcak 16 yılın 15’i ise 21. yüzyılda yaşandı”

Yeni Enerji: Biraz daha ara başlıklara inecek olursak, ilk etapta iklim değişikliğine yer verelim isteriz. Son zamanlarda “böyle giderse…” diye başlayıp sonrasında gözlerimizi yuvalarından çıkaracak bilgilerle biten cümleler sarf ediliyor.  Sizce “böyle giderse” ne olur?

Mustafa Özgür Berke: Böyle giderse neler olabileceği konusunda biz bilim insanlarına kulak veriyoruz. Herkese de bunu öneriyoruz.

Önce şu anda içinde bulunduğumuz duruma bakalım. NASA'ya göre 2015 yılı aletler ile sıcaklık ölçümünün yapıldığı 1880’den bu yana kaydedilmiş en sıcak yıl oldu. 1880'den bu yana yeryüzünün ortalama sıcaklığı 0,85°C arttı. En sıcak 16 yılın 15’i ise 21. yüzyılda yaşandı. Isı artışı bir istisna değil. Bu gidişle 2060 yılında 4°C, 2100 yılında ise 6°C daha sıcak bir gezegende yaşamak zorunda kalabiliriz. Bu, bildiğimiz sınırların dışına çıkacağımız anlamına geliyor. Sıcaklıkla beraber aşırı hava olaylarının -sıcak ve soğuk hava dalgaları, kuraklıklar, seller, şiddetli kasırgalar- sıklığı ve etkisi artıyor. Pek çok canlı için yaşama şansı azalıyor.

Ülkemizin içerisinde bulunduğu coğrafya, iklim değişikliğinin etkilerinden en çok etkilenmesi beklenen bölgeler arasında yer alıyor. Bizi çok daha sıcak yazlar, daha ılık kışlar, Doğu Karadeniz'in kıyı kesimleri dışında tüm yurtta daha az yağış bekliyor. Çevre Bakanlığı'na göre 4-5°C daha sıcak bir gelecek söz konusu. Bu artış Isparta'da elmanın, Erciyes'te kayağın, Antalya'da turizmin sonu olabilir.

Bilim insanlarına göre sıcaklıklardaki artışın nedeni, atmosferde sera gazı seviyesindeki yükselme. Bunun ana nedeni fosil yakıtlara, yani petrol, kömür ve doğal gaza bağlı enerji kullanımı. Tarım, ormancılık ve diğer nedenlerle arazi yapısındaki değişikliklerin de bu tablo üzerinde önemli etkisi var.

Yeni Enerji: Paris Konferansı hem devam ederken hem de sonrasında çok ses getirdi. Sizden bir konferans yorumu istesek neler söylersiniz, “farklı” diyebileceğimiz neler oldu?

Mustafa Özgür Berke: Paris İklim Konferansı'nı 1990'ların başından beri toplanan diğer uluslararası iklim zirvelerinden ayıran ana unsur, konferansa katılan 195 ülkenin 180'inin anlaşmaya imza atması oldu.  Paris Anlaşması'nda sıcaklık artışının 1,5°C'de sınırlandırılmasının gerekliliğine yapılan vurgu oldukça önemliydi. İmzacı ülkeler, bu hedefe ulaşılması için küresel emisyonlarda düşüş eğiliminin bir an önce başlaması ve yüzyılın ikinci yarısında net karbon emisyonlarının sıfırlanması gerekliliğini de tanımış oldular. İklim bilimcilerin ortaya koyduğu bilimsel olguların farkında olduklarına dair umut verdiler.

Paris İklim Zirvesi'ne katılan tarafların ezici çoğunluğu, zirveden önce kendi kapasiteleri çerçevesinde belirledikleri emisyon azaltım katkılarını Birleşmiş Milletler'e sunmuştu. Paris Anlaşması bağlayıcı emisyon azaltım hedeflerinin değil, bu katkıların üzerine inşa edildi. İklim değişikliğiyle mücadele için her ülkenin verdiği sözler üzerinden bir alt sınır belirlenmiş oldu.

Son olarak Paris İklim Zirvesi, devlet dışı aktörlerin, özel sektörün, kent yönetimlerinin ve sivil toplumun iklim sorununun çözümüne yönelik sadece takipçi değil, aynı zamanda öncü olduğunu açıkça ortaya koyduğu bir platform görevi gördü. Devletlerin görece küçüldüğü, diğer meşru aktörlerin hareket alanının genişlediği günümüzde, bu aktörlerin de riskin farkına varması, kısa ve orta vadede değişime önayak olmalarına ihtiyaç duyuluyor.

Yeni Enerji: Bundan sonrası için öncelikli yapılması gerekenler neler?

Mustafa Özgür Berke: Paris Anlaşması'nın imzası, iklim değişikliğiyle mücadelenin başarıya ulaşması için bir tutam umut ışığı verdi. Madalyonun diğer tarafına bakarsak, asıl işin şimdi başladığını rahatça görebiliriz. Yapılan analizlere göre Paris Anlaşması öncesinde sunulan katkılar yerine getirilirse, 21. yüzyıl sonunda 2,7 – 3,7°C daha sıcak bir gezegende yaşıyor olacağız. Sıcaklık artışını 1,5°C'de sınırlama hedefi ile masaya koyulan katkılar arasında önemli bir açık var. Bu, “emisyon açığı” olarak adlandırılıyor. Emisyon açığının ortadan kaldırılması için gerek 2020 öncesi, gerekse 2020 sonrası için emisyon azaltım hedeflerinin yükseltilmesi gerekiyor.

Bunun için enerji sektörü başta olmak üzere küresel ekonomide bir dönüşümü başlatmak şart. Yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji kullanımındaki payının önemli ölçüde artması, ulaşım ve üretim altyapılarımızda buna imkân sağlayacak değişim ve dönüşümün başlatılması, üretim ve tüketim kalıplarımızın israfın önüne geçecek, verimliliği merkeze alacak şekilde değişmesi gerekiyor. Yaşanabilir bir dünya için elimizdeki karbon bütçesi, yani atmosfere bırakabileceğimiz sera gazı miktarı belli. Hem küresel hem ulusal hem de yerel ölçeklerde ayağımızı yorganımıza göre uzatmak durumundayız.

İklim değişikliğiyle mücadele ederken, bir yandan da iklim değişikliğinin artan etkilerine uyum için gerekli önlemlerin alınması gerekiyor. Öncelikli olarak su, tarım, hayvancılık vb. doğal kaynağın yoğun kullanıldığı sektörlerde başlatılacak dönüşüm bu açıdan özellikle önem arz ediyor. Planlama ve üretim süreçlerine iklim değişikliğinin etkilerini dâhil etmeyen karar vericilerin başı ağrıyacak.

Ancak bunun sadece bir kaynak planlaması konusu olmadığının da altını çizelim. Temiz ve yeterli su ve gıdaya erişim, gezegendeki her canlının en temel ihtiyacı. Milyarlarca kişi de geçimini tarım, hayvancılık, balıkçılık ve bunlarla ilgili faaliyetlerden sağlıyor. İklim değişikliği kaynaklı riskler, başta toplumların ekonomik açıdan zayıf kesimleri olmak üzere her birimizi olumsuz etkileyecek. Bu etkinin en aza indirilmesi, iklim değişikliğinden kaynaklanan zararın tazmini için hem uluslararası toplum ölçeğinde, hem de ulusal ve yerel ölçeklerde önleyici tedbirlerin alınması, iklim adaleti kavramının tesisi ve sosyoekonomik sorunların giderilmesi açısından öncelik taşıyor.

“İklim değişikliğiyle mücadelede ana cephe, enerji alanı”

Yeni Enerji:Türkiye özelinde atılması gereken acil adımlar neler?

Mustafa Özgür Berke: Türkiye, küresel ölçekte atılması gereken adımların neredeyse her birinin uygulanabileceği bir mikro kozmos olarak ele alınabilir. İklim değişikliğiyle mücadelede ana cephe, enerji alanı. Türkiye'nin sera gazı emisyonları, tarihsel olarak birikmiş emisyonların binde 4'üne, 2013 yılındaki küresel emisyonların ise kabaca yüzde 1'ine denk geliyor. Paris'te altına imza attığımız sıcaklık artışının 1,5°C'de sınırlandırılması hedefine ulaşılması için üzerimize düşen sorumluluk çerçevesinde emisyon artışını sınırlamamız, 2030 yılında 2010 yılındaki düzeyine indirmemiz gerekiyor.

Türkiye'nin neden olduğu sera gazı emisyonlarının 1990 yılından bu yana yüzde 125 oranında arttığı, 2030 yılına kadar resmi tahminlere göre yüzde 150 oranında daha artış beklendiğini hesaba kattığımızda, ülkemizin kalkınma kulvarında düşük karbonlu teknolojilere doğru yapısal bir değişimi başlatma zorunluluğunda olduğu ortada. Enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji teknolojileri, bu bağlamda çok önemli bir fırsat sunuyor. Bu fırsatları sonuna kadar kullanmak, ülkemizin politika önceliği olmalı.

Ayrıca, iklim değişikliğinden etkilenecek bölgelerdeki zararı en aza indirmek için su, tarım, turizm gibi sektörlerde şimdiden gerekli planlamalar yapılmalı, önlemler alınmalı. Kişi başına düşen su miktarı dikkate alındığında hâlihazırda su sıkıntısı çeken ülkeler arasında yer alan ülkemizde, tarım, kullanma ve içme suyu konusunda sıkıntı çekilmemesi için havza bazında su yönetimi ilkelerinin hayata geçirilmesi gerekiyor. Burada, Türkiye'deki su tüketiminin dörtte üçünden sorumlu tarım sektörü için bir özel parantez açmakta yarar var. Ürün deseninin belirlenmesinde her havzanın su bütçesi ile uyumlu, iklim değişikliğine dayanıklı ürünlere öncelik verilmesi gerekiyor. Aksi takdirde ülkemiz ve çiftçimiz tarımsal üretimde önemli sıkıntılarla karşılaşabilir.

Yeni Enerji: Konferanstan bugüne kadar geçen sürede bir şeyler değişti mi; yani “artık umutluyuz” diyebilir miyiz, yoksa tablo aynı mı?

Mustafa Özgür Berke: Paris Anlaşması'nda uzun vadede sıcaklık artışının 1,5°C'de sınırlandırılmasının öneminin altına imza atıldı. Bu, iklim değişikliğiyle mücadelede doğru kulvarda olduğumuzu gösteriyor. Uzun vadeli hedef doğru. Ancak ülkelerin hâli hazırda devreye sokmayı taahhüt ettikleri politikalar ve uzun vadeli hedefler arasında bir uçurum var.

Bu uçurumun giderilmesi için hangi uygulamaların ne hızda hayata geçirileceği kritik öneme sahip. Önümüzdeki 4-5 yıllık süreç özellikle önemli. Zira 1,5°C hedefi için küresel emisyonların 2020 yılından önce düşüş eğilimine girmesi gerekiyor. Bunu gerçekleştirmek için enerji sektöründe dönüşümün hızla başlaması gerekiyor. Burada hükümetlere, özel sektöre, şehirlere, STK'lere ve bireylere önemli sorumluluklar düşüyor.

“İnsanın doğal kaynakları tüketme hızı, doğanın kendini yenileme hızının yüzde 50 üzerine geçmiş durumda”

Yeni Enerji: Bir başka başlık WWF-Türkiye Ayak İzinin Azaltılması. Bunu biraz daha açar mısınız, bu bağlamda ne gibi çalışmalar yapılıyor?

Mustafa Özgür Berke: İnsanın doğal kaynakları tüketme hızı, doğanın kendini yenileme hızının yüzde 50 üzerine geçmiş durumda. Ekolojik ayak izi ölçümlemelerine göre, dünyadaki herkes bir Kuzey Amerikalı kadar tüketse 5, bir Avrupalı kadar tüketse 3, Türkiye'de yaşayan biri kadar tüketse 2 gezegene ihtiyacımız olacak.

Amacımız, Türkiye'nin ekolojik bütünlüğünün sağlanması ve insanların ülkenin biyolojik kapasitesini aşmadan, sürdürülebilir, güvenli bir geleceğin yaratılması. WWF-Türkiye ayak izinin azaltılması konusunu üç ana başlıkta ele alıyor. Bunlar enerji, tarım ve su.

Enerji sektöründeki fosil yakıt kullanımı, ayak izi üzerindeki en önemli etken. Enerji sektörünün çevresel ve sosyal açıdan sürdürülebilir bir biçimde karbonsuzlaştırılması gerekiyor. WWF-Türkiye bu hedef çerçevesinde kamu, özel sektör ve sivil işbirlikleri kurarak projeler yürütüyor ve karbon ayak izinin azaltılması için çalışıyor.

WWF-Türkiye tarımın ayak izini azaltmak için yöre halkı, sivil toplum, kamu ve özel sektör ile işbirliği yapıyor. Türkiye’nin birçok farklı bölgesinde aşırı su, tarımsal ilaç ve gübre kullanımını sınırlamaya yönelik projelerimiz mevcut. Konya havzasında modern sulama uygulamalarına geçiş projemiz, Eğirdir gölünün çevresindeki elma tarlalarında ilaç kullanımını azaltmaya yönelik yaptıklarımız veya Bursa’daki çiftçilerin sürdürülebilir tarım esaslarına göre uygulama yapmalarını hedeflediğimiz çalışmalar daha önce gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerden bazıları.

“Su Ayak İzi” ise, suyun ekonomi içerisinde oynadığı rolün ve su yönetiminin ekonomik kalkınma süreçlerinde bir araç olarak kullanımının anlaşılmasını sağlayan, yeni bir kavram. WWF-Türkiye su ayak izinin azaltılması konusunda, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve özel sektör işbirliğiyle, su kaynaklarının kısıtlı olması veya aşırı kullanımının sadece bu konuyla ilgilenenlerin meselesi olmaktan çıkıp herkesi ilgilendirdiğinin altını çiziyor ve bu hedef doğrultusunda projeler gerçekleştiriyor. Geçtiğimiz yıllarda hazırladığımız Türkiye’nin Su Ayak İzi raporu bu çalışmalara iyi bir örnek olabilir.

Yeni Enerji: Doğa koruma noktasında Türkiye’de şu an hangi projelere odaklanmış durumdasınız?

Mustafa Özgür Berke: WWF-Türkiye olarak yaptığımız işlerin tamamı Türkiye’nin doğasını korumayı amaçlıyor aslında. Bu çalışmalarımızı alan ve tür koruma çalışmaları olarak ikiye ayırabiliriz. Hâli hazırda ekosistemlerin sağlığı açısından gösterge türler arasında yer alan deniz kaplumbağası, orfoz, turna gibi türler hakkında araştırma, izleme ve koruma çalışmaları yürütüyoruz. Konya’da Akdeniz ormanlarının iklim değişikliğine uyumu için yürüttüğümüz çalışmalar ve Kaş-Kekova’da 10 yılı aşkın zamandır bölgenin ekosistemini korumak ve sürdürülebilir turizm esaslarını tanıtmak için yaptığımız çalışmalar ise alan koruma işlerimize örnek gösterilebilir.

Yeni Enerji: Bilinç artırmaya yönelik eğitici-öğretici hangi faaliyetleri yürütüyorsunuz? Bu anlamda ilerleyen dönemlerde hayata geçirmeyi düşündüğünüz projeler var mı?

Yürüttüğümüz projelerin tamamının hedefleri arasında bilinçlendirme çabaları var. Akyatan’da yürüttüğümüz “Turnalar Hep Uçsun” projemizde öğrencilere turnayı anlatmak ve tanıtmak için eğitim faaliyetleri düzenlerken, başka bir proje için çiftçilere iyi tarım uygulamalarının esaslarını anlatarak daha az ilaçla nasıl tarımı yapabilecekleri hakkında bilgi veriyoruz.

Bunların haricinde WWF ailesiyle birlikte yürüttüğümüz bazı küresel kampanyalar da var; “Dünya Saati” gibi. Mart ayının son cumartesi günü WWF tüm dünyada bir saatliğine ışıkları kapatarak iklim değişikliğine dikkat çekmeyi amaçlıyor. WWF-Türkiye 10 yıldır Dünya Saati’nin Türkiye ayağını organize ediyor ve boğaz köprüleri, Milli Saraylar başta olmak üzere, Efes Antik Kenti ve Peri Bacaları gibi birçok kültürel miras anıtı da ışıklarını kapatarak bize destek oluyor.

Sosyal medya aracılığıyla yürüttüğümüz kampanyalarla insanların dikkatini çekmeye ve ilgili konuda bilgilendirmeye çalışıyoruz. Hatta okullar için yaptığımız doğa koruma sunumları da belki bu sorunuzun kapsamına girebilir.  

“Yenilenebilir enerji potansiyelimizden faydalanmamız gerekiyor”

Yeni Enerji: Tüm bu çalışmalarınızda yenilenebilir enerji kaynakları nasıl bir yer işgal ediyor. Yenilenebilir enerji alanlarında Türkiye’nin herkesin dilinden düşürmediği o “büyük potansiyel”ini kullanamaması durumunu nelere bağlıyorsunuz? Bu anlamda potansiyelin somutlaştırılması için hangi adımlar atılmalı?

Mustafa Özgür Berke: Ülkemizin fosil yakıt kaynakları açısından neredeyse tamamen dışa bağımlı olduğu, kömür rezervlerimizin yüzde 90'ını oluşturan linyit kaynaklarımızın ise oldukça düşük kalitede olduğu herkesin mâlumu. Kömür, iklim değişikliğine neden olan sera gazları açısından da en kirletici fosil kaynak. Hal böyleyken, hem enerjide dışa bağımlılığımızı azaltmak hem de artan enerji talebini karşılamak için iki önceliği benimsememiz gerekiyor.

Bunlardan ilki enerji verimliliği. Stratejik plan ve programlarda enerji verimliliğine vurgu yapılırken bunun somut hedef ve uygulamalara nadiren yansıdığını görüyoruz. Bunun değişmesi, enerji verimliliğinin yan bir önlem değil, bir altyapı önceliği olarak ele alınması gerekiyor.

İkinci olarak ise, sizin de altını çizdiğiniz yenilenebilir enerji potansiyelimizden faydalanmamız gerekiyor. Türkiye'de gerek elektrik üretiminde, gerekse birincil enerji talebinin karşılanmasında yenilenebilir enerjinin payı sabit seyrediyor. Örneğin, 2015 yılı itibarıyla hidroelektrik, rüzgâr, güneş ve jeotermal enerjiyi içeren yenilenebilir enerji kaynaklarının ülkemizin elektrik üretimindeki payı yüzde 31 seviyesinde gerçekleşmişken, 2030 yılı hedefimiz yüzde 30. Mevcut düzenin korunduğu, kömür ve nükleer enerjinin öncelik sıralamasında yenilenebilir enerjinin önünde sıralandığı bir ortamda ülkemizin potansiyelini sınırlı şekilde devreye sokabileceğimiz aşikâr.

Dünyadaki son dönemdeki gelişmeler ise çoğunluğun başka bir kulvarı izlemeye başladığını gösteriyor. 2015 yılında yenilenebilir enerjiye yapılan yatırım 286 milyar ABD Doları'nı bulurken, yıl içerisinde devreye giren yeni elektrik üretim kurulu gücünün yarısından fazlası yenilenebilir enerjiye dayalıydı. Hem gelişmişhem de gelişen ülkeler iddialı yenilenebilir enerji hedeflerini gerçekleştiriyor. Örneğin, Hindistan'ın bağımsızlığının 75. yıldönümünü kutlayacağı 2022 yılı için koyduğu güneş enerjisi hedefi, kurulu gücü 3 bin MW'tan 100 bin MW'a çıkarmak. Bu örnek, genel eğilimin yansıması. Uluslararası Enerji Ajansı, 2015–2040 arasında elektrik sektöründe yeni kurulu güç için yapılacak yatırımın yüzde 60'ının yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı projelere aktarılacağını öngörüyor. Bloomberg New Energy Finance'e göre ise önümüzdeki 25 yıl içerisinde yeni elektrik santrallerine yapılacak yatırımın neredeyse beşte dördü yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılacak, yeni elektrik enerjisi kurulu gücünün yüzde 43'ünü güneş enerjisi, yüzde 21'ini ise rüzgâr enerjisi oluşturacak. Güneş ve rüzgârın küresel elektrik tüketimindeki payı, mevcut yüzde 5'ten yüzde 30'a çıkacak. Avrupa'da ise yenilenebilir kaynakların payı yüzde 70 seviyelerine ulaşacak.

Bu dönüşümün arkasında çok basit bir neden var. Yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminin maliyeti hızla düşüyor. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre 2008 yılından bu yana rüzgâr enerjisi maliyetleri üçte bir, güneş enerjisi maliyetleri ise yüzde 80'e varan oranlarda azaldı. Bloomberg New Energy Finance’ın (BNEF) analizine göre 2040 yılına kadar rüzgâr enerjisinin maliyetinde yüzde 41, güneş enerjisinin maliyetinde ise yüzde 60 oranında düşüş öngörülüyor. Bu düşüş sonucunda güneş ve rüzgâr enerjisi 2020'li yıllardan itibaren pek çok ülkede en düşük maliyetli elektrik üretim teknolojisi olacak.  Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı'nın (IRENA) analizine göre maliyetlerdeki düşüşü hızlandırmak mümkün. Doğru politika ve düzenlemelerin hayata geçirilmesi halinde, önümüzdeki on yıl içerisinde alım garantisi vb. araçlardan yararlanmaksızın güneş enerjisi maliyetleri yüzde 59, rüzgâr enerjisi maliyetleri ise yüzde 26 oranında azalabilir.

WWF-Türkiye'nin BNEF ile yaptığı bir analize göre, önümüzdeki dönemde kömür yerine yenilenebilir enerji yatırımlarına öncelik verilmesi halinde yenilenebilir enerjinin elektrik üretimindeki payı yüzde 47 seviyesine çıkabilir. Bunun maliyeti, kömür öncelikli bir politikadan daha yüksek değil. Hal böyleyken, geleceğin ekonomisi ve geleceğin enerji altyapısının yenilenebilir kaynaklar üzerine kurulması, hem iklim değişikliğiyle mücadele, hem de rekabetçilik açısından doğru seçim olarak görünüyor. Toplumsal açıdan önemli bir boyutun da altını çizelim. Yenilenebilir enerji teknolojileri, yeni iş yaratmada fosil yakıtlara göre çok daha avantajlı. Araştırmalara göre, üretilen birim elektrik başına güneş enerjisi, kömür ve doğalgazın sekiz, nükleer enerjinin yedi katı istihdam yaratma potansiyeline sahip. Genç işsizliğinin yüksek olduğu ülkemizde yenilenebilir enerjiye öncelik verilmesi bu önemli soruya da yanıt olabilir.

Yeni Enerji: Son olarak şunu soralım: WWF Türkiye’nin hayalini kurduğu dünya nasıl bir yer?

Mustafa Özgür Berke: Söyleşinin başında söylediğimiz gibi, insanın doğayla uyum içinde yaşadığı bir dünya hayal ediyoruz ve bunun için çalışıyoruz. Unutmayın, birlikte mümkün!