“Bizim jenerasyonumuz fosil yakıtların sonunu görecek”

20 Mart 2017 Dergi: Mart-Nisan 2017

“Havamıza, suyumuza sahip çıkmamız gerekiyor. Bunu da yenilenebilir enerjiyle yapabiliriz. Potansiyel fazlasıyla mevcut, mesele bunu kullanmak” diyen Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu Duygu Kutluay, yapılan tüm araştırmaların aynı kapıya çıktığını söylüyor: “Bizim jenerasyonumuz fosil yakıtların sonunu görecek”.

 

Paris Anlaşması’ndan bu yana elle tutulur gözle görülür ne gibi değişiklikler oldu?

 

Paris Anlaşması zaten yıllardır beklenen bir anlaşmaydı. Kyoto Protokolü sonrasında iklim rejiminin nasıl düzenleneceği tartışmalarına 2009 Kopenhag’da son verilmesi beklenirken bu beklenti Paris’te karşılandı. Paris Anlaşması, rekor bir hızla bir yıldan kısa bir sürede, 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girdi. Bu açıdan da bu anlaşmanın önemi büyük. 8 yılda yürürlüğe giren Kyoto Protokolü gibi yürürlüğe girmesi uzun yıllar alır (1997 yılında imzalanan Kyoto protokolü, 2005’te yürürlüğe girmişti) diye düşünürken böyle olmadı. Yürürlüğe girmesi için, küresel karbon emisyonunun yüzde 55’inden sorumlu 55 ülkenin kabulü gerekiyordu. Marakeş’te geçtiğimiz Kasım aynın başında yapılan Taraflar Toplantısı (COP22) öncesinde, bu 55 ülkenin kabulüyle, Paris Anlaşması yürürlüğe girdi. Açıkçası bu hız herkesi şaşırttı. Paris gibi çok önemli gelişmelere ev sahipliği yapmış bir toplantının ardından düzenlenmesi nedeniyle Marakeş'teki toplantının sakin geçeceği tahmin edilmişti, fakat anlaşma Marakeş toplantısından hemen önce devreye girince toplantının heyecanı da arttı.

Paris’e giderken bütün ülkeler Ulusal Katkı Niyet Beyanları (INDC) hazırladılar. Bu beyanlarla ilgili Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girdiği dönemde BM Çevre Programı tarafından yayımlanan raporda şöyle deniyor: “Bu beyanlarla 1,5 dereceye ulaşmak hayalden öteye gitmez. Bu yüzyıl sonuna kadar 3,5-4 derecelere ulaşılacaktır.” Yine aynı dönemde Dünya Meteoroloji Örgütü bir rapor yayımladı. Her daim yıllık çalışma yapardı ve fakat bu sefer 2011-2015 sekansını kapsayan bir rapor sundu. Rapora göre bu süreç, “gelmiş geçmiş en sıcak 5 yıl” olarak kayıtlara geçti. Gel gör ki bu sıcaklık rekoru 2016’da tekrar kırıldı. 2017 yılının da küresel sıcaklık seviyelerinin pek farklı olmayacağını, özellikle son dönemlerde Antartika’da yaşanan gelişmelerle de görüyoruz. Bu doğrultuda Marakeş’te, “INDC’ler güncellensin, ülkeler daha iddialı adımlar atsın” dendi.

Tam da bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nde seçim oldu ve Trump kazandı. Marakeş’de herkes büyük beklentiler içindeyken seçim sonuçlarının açıklandığı gün ortalık buz kesti. Herkes şok oldu tabii. Ancak toparlanma da çok hızlı oldu. Bu da ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele konusunda gerçekten istekli olduklarını gösteriyor. Bugün itibarıyla 132 ülke Paris Anlaşması’nı onayladı, ve bu sayı hergün artıyor. Türkiye, bu ülkelere dâhil değil; imzaladı ama onaylamadı.

Yine Marakeş’te 48 ülke yüzde 100 yenilenebilir enerji sözü verdi ki bu çok önemli bir gelişmeydi. Çünkü bu grup, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkelerin grubuydu. Çin, iklim liderliğine oynamaya yönelik çok sürpriz bir atak yaptı. Çin’in bu beklenmedik hamlesi de ABD tarafından gelen haberin etkisinin azalmasına ön ayak oldu diyebiliriz. Çin’in sadece 2017 başında yaptıkları bile liderlik yolundaki ciddiyetini ortaya koyuyor. Şubat ayı başında 104 termik santral planını askıya alan Çin, yine aynı ay içinde inşasına devam edilen 47 kömürlü enerji santralinde de çalışmaları durdurdu. Hatta bunun içerisinde inşaatı devam edenler dahi var. Emisyon azatlım hedeflerini tekrar güncelledi.

Paris’te ortaya çıkan ve “çok önemli bir ayrıntı” diyebileceğimiz bir iklim finansmanı konusu var. Bloomberg New Energy Finance’in verilerine göre, 2004 yılında 62 milyar dolar olan yenilenebilir enerji yatırımı 2015’te 329 milyar dolara çıkmış. Finansman kurumları fosil yakıtlardan hızlı bir şekilde çekiliyor. 77 ülkede 688 kurum, fosil yakıtları finanse etmekten vazgeçti. Yenilenebilir enerji finansmanı ise artıyor.

Tabii işin bir de teknolojik gelişmeler tarafı var. ABD hükümeti, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Paris Anlaşması yükümlülüklerinden çekilse bile Kaliforniya gibi eyaletlerin yenilenebilir enerjiden vazgeçmesi mümkün değil. Hâsılı Marakeş’te ümitsiz bir hava yoktu. Biz zaten Paris’te de iklim değişikliğini 1,5 derecenin altında tutma hedefini, sadece devletlerin iradesine bırakmanın mümkün olamayacağını biliyorduk. İş dünyasına, sivil toplum örgütlerine, yerel idarelere çok iş düşecek. Bu kurumların devletlerin ulusal politikalarının çok önünde politikalar yürütmesi gerektiği ortada. Marakeş de bu düşünceyi desteklemiş oldu.

 

Trump konusunu biraz daha açalım isterseniz. İklim değişikliğiyle mücadelede, iklim değişikliği gibi bir duruma inanmadığını söyleyen Trump’ın etkisi ne boyutta olur?

 

Obama’nın son dönemlerini saymazsak, Amerika’nın iklim mücadelesinde çok önemli bir konumda olduğunu söyleyemeyiz. Kyoto Protokolü’ne girmemiş bir ülkeden bahsediyoruz sonuçta. Dolayısıyla küresel iklim mücadelesinin çok önemli bir oyuncusu değil. Örneğin, AB’de böylesine bir politika ortaya çıksaydı etkisi çok daha fazla olurdu.

“Ben yer çekimine inanmıyorum” demek yer çekiminin var olmadığını göstermez. Dolayısıyla Trump’ın iklim değişikliğine inanmaması iklim değişikliğini durduracak bir durum değil. Bu noktada aksi iddialar ortaya atmak popülist bir tavırdan öteye geçmez. Bilim hiçbir konuda uzlaşmadığı kadar “insan kaynaklı iklim değişikliği” konusunda uzlaşmış durumda (yüzde 96). Sonuçta ABD’nin Tesla’sı, California’sı var. Dolayısıyla özel sektörün, finans kurumlarının ve eyaletlerin inisiyatifi Trump’ın önüne geçecek gibi görünüyor. Trump en çok istihdam kozunu oynuyor. Ancak bakıldığında 2016 boyunca güneş enerjisi, kömür ve diğer fosil yakıtların toplam iş gücünden daha fazla iş gücü yarattı. Ayrıca çok daha iyi çalışma koşulları sundu.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) öncesi Aralık ayında bir rapor yayımlandı. Raporda şu söyleniyor: “Şu an yenilenebilir enerjinin önünde sadece siyasi engel var. Teknolojik tutarsızlık ya da yüksek fiyatlar gibi konular artık aşıldı. 30’dan fazla ülke şebeke paritesini yakaladı ve 2023’e kadar neredeyse tüm ülkeler yakalayacak”. O yüzden Trump’ın ne dediği şu an çok da önemli değil. ABD’nin Paris’ten çekilme söylentileri de var. Böyle bir durum olursa en büyük kaybeden kendisi olur.

Türkiye için de aynı durum geçerli. Türkiye, bir an önce iklim değişikliği ile ilgili adımlarını atmalı. Zira birçok faydası var: istihdam, teknolojik liderlik, daha temiz yaşama koşulları, enerjide dışa bağımlı olmama vs.

 

Türkiye’nin Marakeş’te “günün fosili” seçilmesini nasıl yorumluyorsunuz?  Bundan hareketle Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda karnesi nasıl değerlendirirsiniz?

 

Marakeş’te “günün fosili” seçilmemizin nedenini şöyle açıklayabilirim; Oturum açıldı ve Türkiye, ilk söz alan delegasyonlardan biriydi. Türk yetkililer, Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamında ana fon dağıtım mekanizmalarından olan “Yeşil İklim Fonu” üzerinden iklim finansmanına erişimi meselesinin resmi müzakere gündemine eklenmesini önerdiler. Aslında bu, Türkiye’nin Paris sürecinde de tekrarladığı bir konuydu. “Biz gelişmeye devam eden bir ülkeyiz, dolayısıyla emisyon azaltımı konusunda fon vermeyelim, fon alalım” gibi bir argümanı ortaya sürdüler. Fakat ortada şöyle bir sorun var ki, Türkiye henüz Paris Anlaşması’nı onaylamadı. Dolayısıyla, fon istiyoruz ama ne için istiyoruz? Türkiye, Paris’e sera gazı salınımlarında artıştan azaltım sağlama gibi bir hedef içeren Ulusal Katkı Niyet Beyanı (INDC) ile gitti. Bu öyle bir hedef ki 2030 yılına kadar Türkiye, sera gazı salımlarını iki katından fazla artırmayı hedefliyor. Türkiye beyanında, 2030’da 1 milyar 175 milyon ton sera gazı salımı projeksiyonu üzerinden bunu yüzde 21 azaltarak, 929 milyon tona indireceğini açıklıyor. Bu artış projeksiyonlarının nasıl bir yöntemle hesaplandığına dair bir veri yok. Ancak, bu yüksek öngörüler Türkiye’nin enerji yoğun, kömüre ve diğer fosil yakıtlara dayalı ekonomik büyümede ısrar edeceğini gösteriyor. Bu durumda da, iklim finansmanı için karşı taraf “tamam, yapalım” dese Türkiye’de bu finansmanın ne tarz eylemlere yansıyacağı konusunda bir belirsizlik var. O yüzden biz iklim hareketi olarak Türkiye’nin önce Paris Anlaşmasını imzalamasını, ulusal katkı beyanını sahip olduğu yenilenebilir enerji kaynaklarının zenginliğini de göz önüne alarak güncellemesini ve buna dair bir yol haritası belirlemesini istiyoruz.

 

Marakeş’te bunlar yaşanırken aynı gün Türkiye’de, içinde termik, linyit santrallerin olduğu büyük enerji projelerinin açılışı yapılıyordu. Bu da çok ilginçti gerçekten. Artı bir de bahsedilen iklim finansmanı aslında çok küçük bir rakam. Türkiye’nin bu kadar büyük bir ekonomiyle iklim konusunda adım atmak için esasında o iklim finansmanına da ihtiyacı olup olmadığı da düşünülmeli. Özellikle de iklim değişikliği ile mücadelenin getirdiği istihdam olanakları, teknoloji fırsatları gibi yan faydaları düşünüldüğünde.

 

Türkiye’de bitmek bilmeyen bu “nükleer sevdası”nı nasıl yorumluyorsunuz?

 

Kömür ısrarı ile nükleer ısrarını birlikte değerlendirmek gerekir. Eskiden nükleere yatırım yapan ülkeler artık bu merkezileşmiş sistemlerden, ağır sermaye yatırımlarından, tek mühendisin hatasıyla bile faciaya dönüşebilecek riskli operasyonlardan uzaklaşmak için adımlar atıyor. Kendileri yenilenebilir enerjiye geçiş yaparken, gelişen ekonomilere nükleer teknolojiyi yüksek maliyetlere pazarlamaya ve normalleştirmeye devam ediyorlar. Türkiye’nin, diğer ülkelerin artık terk etmeye çalıştığı teknolojilere yatırım yapma hevesi söz konusu. Burada, “böyle geldi böyle gider düşüncesi”, “altyapıya daha uygun düşüncesi”, “risk alınmak istenmemesi” gibi anlayışlar etkili sanırım. Bu tarz düşünceleri olabilir.

Bir de şu var ki, enerji bağımsızlığından söz ediyoruz ve ithal kömüre karşıyız diyoruz. Peki, nükleerin neresi yerel? Çernobil’in mimarı Rusya devlet şirketi Rosatom Akkuyu’yu inşa edecek, çalıştıracak, elektriğini de piyasa değerinin üstünde Türkiye’ye satacak. Yeni başlayan “Enerjide Nostaljiye Yer Yok” kampanyamızda da amacımız nükleerin dünyadaki yerini ve Türkiye’deki tarihini anlatarak, 60 yıllık bu muazzam kaynak israfı hakkındaki yanlış bilgi bulutunu ortadan kaldırmak. Türkiye Avrupa’nın ikinci en yüksek güneş enerjisi potansiyeline sahipken, böyle yüksek maliyetli, uzun vadeli başka ülkelerden temin edilecek tükenebilir kaynaklara bağlılık sağlayacak bir projeye ihtiyacı yok.

 

Greenpeace’e dönelim biraz. Güneş enerjisi ile ilgili projeleriniz nasıl gidiyor?

 

Açıkçası çok güzel gidiyor; çok güzel gelişmeler yaşanıyor. Biz güneş enerjisine biraz daha bireysel yaklaşıyoruz. Yani bireyin gücünü artırmak esaslı çalışıyoruz. Güneş enerjisinde klasik bir Türkiye-Almanya karşılaştırması vardır. “Bizim yılda 2 bin 600 saat güneşlenme süremiz varken Almanya’nın bin 600 saat. Ama gel gör ki bizim 1 GW kurulu gücümüz bile yok, onlarsa 40 GW kurulu güce sahipler” gibi cümleleri sıkça duyarız. Almanya’nın o 40 GW’ına baktığımızda bunun neredeyse yüzde 65’inin bireyler ve kooperatiflerden geldiğini görüyoruz.

1,5 derece hedefinden bahsediyoruz. Bu hedefe ulaşmada sadece devlet politikalarına bel bağlayamayız zira onların iklim değişikliği ile mücadelenin gerektirdiği aciliyeti ne zaman yakalayabilecekleri bir muamma. Biz “Enerji [D]evrimi” diye bir rapor yayımladık. O raporda, 2050’ye kadar yenilenebilir enerjinin payını artırmanın yollarını bir projeksiyona oturttuk. Bireylerin enerji devrimindeki dönüştürücü gücünü biraz daha fazla ön plana çıkarmak gerekiyor. Güneş enerjisindeki doğru bilinen yanlışların önüne geçmek lazım. “Çok pahalı”, “şebekeye satamıyorsun”, “kışın ve geceleri elektriksiz kalıyorsun” gibi inanışların yanlış olduğunu bireylere aktarmak gerekiyor. Hem kişisel bilinçlenme sağlamaya hem de devlet politikalarında bireylerin pasif tüketici olmaktan çıkıp enerji üretiminin bir parçası olmalarına yönelik bir çalışma.

 

Sizce enerjide dışa bağımlılığımızın ortadan kalkmasında sadece yenilenebilir enerji kaynakları yeterli olur mu? Yoksa bu ütopik bir düşünce mi?

 

Sadece yenilenebilir enerji bize yeter. Teknoloji bu anlamda çok hızlı gelişiyor. Ocak ayında Tesla’nın enerji depolamaya dair geliştirdiği sistemleri gören herkes çok şaşırdı. Zira böylesine bir depolama sistemi için “ancak 2020’de çıkar” gibi bir düşünce hakimdi. Son 8 yıl içerisinde güneş enerjisi panel ücretleri yüzde 85 oranında azaldı, depolama maliyetleri düştü. Ve bu durum pek çok ülkeyi kapsadı. Peki, bu neler getirdi? Örneğin, Kosta Rika artık enerjisini yüzde 100 olarak yenilenebilir enerjiden sağlayabiliyor. Almanya pik zamanlarda yüzde 79’a kadar yenilenebilir enerjiden sağlayabiliyor. Dolayısıyla bu mümkün. Ancak şöyle mümkün: Kömür, nükleer ya da eski teknolojilere yatırım yapmak yerine yeni enerjilere, gelişen teknolojilere, Ar-Ge’ye yönelik yatırımlar yapmak gerekiyor. Türkiye’de bu alanlara yatırım var ancak bunu artırmak gerekiyor.

Geçenlerde çok güzel bir kampanya gördüm. Şöyle diyor: “Hava kirliliğine bağlı yılda 6 milyon ölüm gerçekleşiyor. Peki devletler bu ölümleri neden destekliyor?” İklim değişikliği, küresel karbon emisyonları veya hava kirliliği sınır tanımayan sorunlar.

 

Güneş enerjisinin daha da yaygınlaşması adına neler yapılabilir?

 

Şu an çatınıza güneş paneli kurmanın belirli bir bürokratik süreci var. Su ısıtmak adına bir güneş kolektörü koymanın ise hiçbir bürokratik süreci yok. Ve bu alanda dünyada ilk 3’ün içindeyiz. Dolayısıyla elektrik üretmek adına güneş paneli koymanın da önündeki engelleri kaldırmak gerekiyor. Bu süreci ne kadar kolaylaştırırsak elektrik üretimi o kadar yaygınlaşır. Baktığınızda size aynı zamanda ek gelir de sağlıyor. Devletin bir satın alma garantisi var ve enerji piyasasındaki dalgalanmalar sizi hiç ilgilendirmiyor. Bu anlamda hem dağıtım şirketlerinin hem de belediyelerin bu duruma biraz daha fazla uyum sağlaması lazım. Çatısına güneş paneli koymak isteyenler neredeyse kat çıkmak isteyen insan muamelesi görüyor. Bir de her belediyenin talebi farklı oluyor. Çünkü bunun prosedürü oturmuş durumda değil. Greenpeace olarak bizim kampanyamızın hedefi, özellikle bu bireysel kurulumlardaki bürokratik süreçleri hafifletmek. Bir diğer hedefimiz de hem kamu binalarına da hem de yeni yapılan binalara güneş enerjisi sistemini taşımak. Olması gereken kentsel dönüşümün, iklim dengeli binalar yapmak olduğunu düşünüyoruz.

Türkiye’de güneş enerjisi sektörü gelişiyor. 2015 sonunda 362 lisanssız tesise ve 248,8 MW’lık bir kurulu güce sahiptik. 2016 sonunda ise bin 43 lisanssız tesise ve 832 MW kurulu güce ulaştık. Kasım ayında Enerji Bakanı’nın “9 bine yakın lisanssız proje onayladık” şeklinde bir açıklaması vardı. Teknolojinin çok hızlı gelişmesine paralel olarak artan insani taleplerin önünü kesmek artık çok zor. Ancak sektördeki belirsizliğin yatırımcıyı nasıl etkilediğini biz de görüyoruz. Şikâyetleri biz de duyuyoruz. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) raporunda da denildiği gibi, şu an Türkiye’de güneş enerjisinin alıp yürümemesi için tek engel bu bürokratik süreç ve belirsizlikler… Türkiye için “bunu ortadan kaldırmaya da niyeti yok” dememiz de mümkün değil. Bu niyet var ama her şey çok yavaş ilerliyor. 2016 sonunda Türkiye’de toplam enerji kurulu gücü 78 GW iken aynı yıl içerisinde Almanya’da sadece güneş enerjisi kurulu gücü 40 GW. Şu an Türkiye, güneş konusundaki zenginliğini maalesef kullanamıyor. Türkiye, güneş enerjisinde kendi bölgesinde lider olabilir, dünyada iklim şampiyonu olabilir.

 

Son olarak, Greenpeace olarak 2017 planlarınızı soralım…

 

Biz, söz konusu 1,5 derece hedefi doğrultusunda çalışmaya ve bu hedefe hizmet edecek kampanyalar düzenlemeye devam edeceğiz. Enerji üretiminde yenilenebilir enerjinin payının artması, hâli hazırdaki kömür yatırımlarının ise azaltılması noktasında mücadelemizi sürdüreceğiz.

Güneş enerjisi konusunda “bilgi merkezi” gibi çalışacak bir yapının planlarını yapıyoruz. Çatınıza güneş paneli koymak istediğinizde danışabileceğiniz kaynakların olduğu bir alan. Kooperatifçilikte de aynı şekilde olacak. Hatta şu an kooperatifçilik tarafında bir platform oluşumuna destek oluyoruz. Bireylerin ve kooperatiflerin güneş enerjisi yatırımlarını desteklemek ve onların bu enerji dönüşümü içerisinde yer almalarını sağlamak adına çalışmalar yapacağız. Bunun olabildiğince yayılması gerekiyor. Türkiye’nin pek çok noktasında, güneş enerjisi konusunda bilgi verebilecek insanların eğitilmesi, uygulama projelerinin görünürlük kazanması gibi çalışmalarımız olacak. Kömür mücadelemiz aynı şekilde devam edecek. Bunu sadece Greenpeace’in mücadelesi olarak algılamak da yanlış olur. Anadolu’nun dört bir tarafında kömür termik santrallere karşı yerel hareketler var. Biz onları olabildiğince desteklemeye çalışacağız. Amasra’daki mücadelenin yanındayız. Tekirdağ ve Kaz Dağları’ndaki mücadelenin yanındayız. Şu an süreci izlediğimiz birkaç santral daha var. Oralarda da kömüre karşı tavrımızı ortaya koyacağız. Aynı zamanda ulusal politikaları ve yatırım kararlarını da etkilemeye devam etmek istiyoruz. Nükleer konusunda duruşumuz zaten belli, orada da mücadelemiz devam edecek.