Slider Altına

Enerji arz güvenliği ve özelleştirme sorunlarına çözüm arandı...

03 Ekim 2011 Dergi: Eylül-Ekim 2011

Sorunlar ve çıkış yolları üzerine görüşlerin ortaya konduğu, Ankara Hilton'da gerçekleştirilen Arena'nın açılış oturumunda konuşan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, elektrik enerjisi üretiminde özel sektör payının son dokuz yıl içerisinde % 34'ten % 52'ye yükseldiğine dikkat çekerek, "Küresel kriz şartlarında Türkiye'de sadece üretim alanında yapılan yatırımın miktarı 14 milyar Dolar'ı buluyor. Son 8.5 yıl içerisindeki yeni yatırımlar ve rehabilitasyon yatırımlarının % 89'unun özel sektör, % 11'inin kamu eliyle yapıldığını görüyoruz. Bunlar doğru yolda ilerlediğimizin göstergeleridir" dedi.
Sektörün siyasi istikrardan güç aldığını, bunun her yönüyle hissedilir olmasının ve sürdürülebilirliğinin büyük önem taşıdığını vurgulayan Yıldız, "Hiçbir sektörün büyüklüğü o ülke içerisindeki siyasi istikrarın toplam büyüklüğünü geçemiyor. Teknik yönü son derece yüksek sektörler olmasına karşın enerji ve ulaştırma gibi alanlarda sabit sermaye kamu yatırımlarının yapılmayıp, bunların ağırlıklı olarak özel sektör eliyle yapılmış olması son derece önemlidir. Zaten bizim isteğimiz de bu doğrultudaydı. Dolayısıyla toplam bütçe içerisinde enerji ve ulaştırma gibi alanlarla ilgili olarak kamuya ayrılmayan o paylar; adalet, sağlık ve eğitim gibi alanlara aktarılabilmiştir. Bu durum aynı zamanda sosyal devlet anlayışına yaptığımız katkıyı da göstermektedir" diye konuştu.
Her yıl ortalama 3 bin 500 MW'lık elektrik üretim tesisinin özel sektör tarafından gerçekleştirildiğini ve 120 bin MW'ı bulan lisans başvurusu bulunduğunu aktaran Yıldız, "Bu, bizim 2023 yılına yönelik olarak koyduğumuz hedef doğrultusunda, şu an sahip bulunduğumuz kapasitenin yaklaşık iki katını piyasanın satın almak istediği anlamına geliyor. Enerji sektörüyle alakalı yapılacak yatırımları özel sektör iki katıyla beraber satın almaya hazır olduğunu belirtiyor" dedi. Yıldız, Türkiye'nin geleceğe yönelik büyüme hızı projeksiyonlarında ortaya konan rakamların, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının yanısıra nükleer güç santrali inşasını da zorunlu kıldığını söyledi.

EPDK'dan "Hesapsız Kitapsız" girişimlere eleştiri...

EPDK Başkanı Hasan Köktaş da, Arena'nın açılış oturumunda yaptığı konuşmada, Türkiye'nin 16 bin 349 MW kurulu güce sahip 101 adet elektrik üretim tesisini özelleştirmeye hazırlandığını anımsatarak, "Avrupa'nın en büyük elektrik üretim özelleştirmesini gerçekleştirmek gibi iddialı bir hedefimiz var. Bizim için önemli olan devletin bu özelleştirmeden ne kadar büyük gelirler elde edeceği değil, gerçekleştirilecek operasyonun enerji arz güvenliğine yapacağı katkıdır" dedi. Bu hususun Strateji Belgesi'nde açıklıkla ifade edildiğini vurgulayan Köktaş, "Hızla gelişen Türkiye ekonomisinin hızla artan enerji ihtiyacını sürekli olarak sağlayabilecek nitelikte bir kurulu güç artışını, büyümeyi ve verimliliği tesis etmek esas önceliktir. Yoksa bu tesislerimizi daha iyi işletmedikten, sanayicimizin rekabet ortamında birden fazla ve güçlü tedarikçi ile masaya oturarak elektrik temin edebileceği bir yapı kurmadıktan sonra devletin kasasına bir değil, birkaç milyar dolar girmesinin anlamı yoktur" diye konuştu.

Türkiye'nin 8-10 yıl önceki "karanlıkta kalma" korkularını geride bıraktığını belirten Köktaş, "Özel sektör acaba bu yatırımları yapacak mı, yoksa karanlıkta mı kalacağız paranoyalarını aşmış bulunuyoruz. Elektrik piyasasının rekabete açıldığı 2003 yılından bugüne tamamen serbest piyasa koşulları altında yıllık 74 milyar kWsaat elektrik enerjisi üretim kapasitesine sahip ve toplamda 18,5 milyar Dolar yatırım tutarı olan 12 bin 869 MW kurulu gücündeki özel sektör yatırımı tamamlanarak devreye alınmıştır. Artık özel sektörümüzün piyasa koşullarında bu sektörün tüm yükünü üstlenebileceğine ve sorumluluklarını layıkıyla yerine getireceğine yönelik bir güven bunalımının kalmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta özel şirketlerimiz artık Türkiye sınırlarının ötesine geçerek komşu ülkelerde ve dünyanın birçok yerinde önemli elektrik üretim projelerini başarıyla tamamlar hale gelmiştir" dedi.
Devam eden dağıtım özelleştirmeleri sürecine de değinen EPDK Başkanı, bu sürecin hiçbir belirsizliğe mahal vermeyecek şekilde yürütülebilmesi ve 30 milyonu aşan tüketiciye ekonomik, kesintisiz, etkinliği ve kalitesi sürekli artar nitelikte hizmet götürülmesinin garanti altına alınması amacıyla gerekli tüm düzenlemelerin yapıldığını vurgulayarak, bu alanda "hesapsız kitapsız" girişimlerde bulunan yatırımcıları şu sözlerle eleştirdi ve uyardı: "Bu süreçte gerekli olan tüm düzenlemeleri sektörün katkısını alarak tamamlamış olmamıza rağmen, bir şirketin çıkıp kendi yanlış hesaplarını ya da teminatının yanmasını düzenlemelerdeki belirsizliklere bağlamasının hiçbir nesnel temeli yoktur. Bu kadar çok ve önemli düzenlemenin yapıldığı; kimin, neyi, nasıl yapacağının ve gelirlerin sınırlarının tamamen öngörülebilir ve denetlenir olduğu bir ortamda, özel sektör tarafından hesapsız, kitapsız yapılan işlerin ülkemize zaman ve enerji kaybettirmesine izin verilemez. Açıktır ki, ihaledeki yarışma heyecanları, sektörde bulunmayı bir moda gibi değerlendirmek ya da 'Bu sektöre hangi şartla olursa olsun gireyim!' anlayışı ile gösterilen irrasyonel davranışların, sadece kendileri için değil, herkes için olumsuz sonuçları olacaktır. Bu ikazları bu kadar sıkı düzenlememize tabi olmayan üretim özelleştirmeleri öncesinde de yapmaya devam edeceğiz. Çünkü üretim özelleştirmeleri sonunda da temel beklenti bu tesisleri afakî sayılacak bedellerden satışı değil, daha verimli çalıştırılması ve kapasitesinin arttırılmasıdır. Ayrıca üretim tesislerini alan şirketlerin sadece bu tesislerde değil sağlayacakları sinerji ile farklı alanlarda da yatırım yapmasını, iş imkanları geliştirmesini ve bu piyasada sektörün ağırlığını ve sorumluluğunu taşıyacak güçlü şirketler olarak varlığını sürdürmesini bekliyoruz". 
Elektrik üretim sektörüne gelecek yirmi yılda her yıl ortalama 17 milyar TL'lik yeni yatırım yapılması gereğinin altını çizen Köktaş, önümüzdeki süreçte elektrik özelleştirmelerinin finansmanına yönelik sağlanacak büyük kredi miktarı nedeniyle yeni yatırımların finansman kabiliyetinin daralması riski bulunduğunu da belirtti. EPDK Başkanı, "Mevcut koşullarda enerji finansmanında özelleştirmeler ön plana çıkıyor. Ancak unutulmamalı ki, özelleştirmeler sonucunda kurulu kapasiteye yapılan katkı, 'sıfırdan' devreye alınacak yeni üretim tesisi yatırmalarına göre çok daha azdır. Bu itibarla enerji sektörüne yönelik finansman kapasitesinin yeni yatırımlara da yönlendirilmesi konusunda tüm kesimlerin hassasiyet göstermesi gerekiyor" diye konuştu.

"Yerli bankalar yenilenebilir finansmanında daha önde..."

Enerji Arz Güvenliği ve Özelleştirmeler Arenası kapsamında düzenlenen panelde "Enerji Yatırımları ve Özelleştirmelerinde Proje Finansmanı Olanakları" da değerlendirmeye alındı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Metin Ercan'ın yönettiği panelin katılımcılarından Gama Enerji Genel Müdürü Semih Ergür, son yıllarda enerji sektörünün -özellikle de yenilenebilir enerji alanında- yerli bankalardan sağladığı finansmanda ciddi artış olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi:

"Son üç-dört sene içerisinde özellikle yenilenebilir enerji kaynaklarında yerli bankaların sağlamış olduğu kaynaklar yabancı bankaların sağlamış olduğu kaynakların epey üzerine çıktı. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, Türk bankaları şu anda oldukça likit... Kredi verme imkanları birçok yabancı bankaya göre ülke limitleri göz önüne alındığında daha fazla gibi görünüyor. Ama daha da önemlisi, yerli bankalarla daha hızlı ilerleyebilmemizi sağlayan belli bir şablonun oluşmuş olması... Türkiye şartlarında iş yapanlar iyi bilir ki, birtakım onaylar süreç içinde alınır. Yani ilk gün itibarıyla bütün onayları alıp, dosyanın içine koyup finansörün kapısını çalamazsınız. Yabancı bankalarda bizim en büyük sıkıntımız bu: Bütün onaylar, testler bitip de finansmana başlarsanız yıllar geçmiş oluyor. Ancak yatırımcılar olarak yabancı kaynaklara da ihtiyaç duyuyoruz. Özellikle Eximbank destekli bir kredilendirmeye gideceksek, bu konuda deneyimi çok daha fazla olan yabancı bankaların da bankalar grubunda veya sendikasyonu yapan grubun içinde olması gerekiyor. Ya da daha uzun vadeli bir finansman ihtiyacınız olması durumunda (mutlaka enerji projesi olması gerekmiyor, diğer altyapı projelerinde de 15 yılın üzerine çıkma ihtiyacı olan durumlarda) yabancı bankaların kapısını çalmadan edemeyiz. Sonuç itibarıyla ben kendi iş hayatım çerçevesinde geçtiğimiz 15-16 seneye baktığımda, çok ciddi bir gelişme yaşandığını, o zamanlar varolmayan kaynak ve modellerin şu an artık varolduğunu görebiliyorum. Hem fonlama açısından, hem de oluşturulan model açısından çok daha çeşitli kaynaklar oluşturulabiliyor. Ve de bankaların Türkiye'deki projeleri -başta enerji projeleri olmak üzere- daha uzun vadeli finanse edebilme iştahlarında ciddi bir artış var. Bu biz yatırımcılar açısından çok olumlu bir durumdur. Ancak bunun bizleri zorlayan tarafları da var. Birtakım teminatların tamamen proje finansmanı tanımı içinde kalmayıp, onun dışında ilave birtakım teminatların da istenmesi yatırımcı açısından zaman zaman darboğazlar yaratabilmekte... Bir tek proje ile uğraşıyor olsanız pek sorun değil ama herhangi bir projeye teminat vermişken, ondan sonraki projeleri de benzer şekilde teminatlandırmanız gerekiyor. Çünkü hiçbir banka, başka bir bankaya göre daha az teminat yapısıyla işe girmek istemiyor. Dolayısıyla biz yatırımcılar açısından özellikle teminatlar, temettü dağıtabilme koşulları veya kısıtları müzakerelerimizin son zamanlarda en uzun süren kısımları halini aldı. Ama bu da bir dengeye oturacaktır. En azından şu anda projelerimizi finanse edebilecek kaynaklar var ve bunları kullanabiliyoruz..."

"Riskleri birlikte paylaşalım, sektörü birlikte büyütelim!"

Panelistler arasında bulunan Zorlu Enerji Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hilmi Karan da Türk bankalarının özellikle yenilenebilir enerji projelerinin finansmanıyla ilgili çok güzel paketler sunduğunu; Avrupa Yatırım Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası ve IFC gibi uluslararası finans kuruluşlarının ise ülkesel ve sektörel kotalardan dolayı Türkiye enerji piyasasında çok aktif durumda olmadıklarını söyledi. Türkiye'nin üretim özelleştirmeleri ve yapılması gerekli yeni üretim yatırımları için 2013 yılına dek 30 milyar Dolar civarında bir kaynağa gereksinimini olduğunu belirten Karan, "Bunun öz sermaye kısmını dışta tutacak olursak, yaklaşık 20 milyar Dolar'lık bir ekstra finansman ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bunu tümüyle Türk bankacılık sektörünün karşılayıp karşılamayacağı soru işaretidir. Dolayısıyla yabancı bankaların ve yabancı finans kuruluşlarının Türkiye'deki bu finansmana muhakkak katılmaları gereği ortaya çıkıyor. Diğer türlü denklem tutmayacak gibi görünüyor" diye konuştu. Karan, "Yabancı banka ve finans kuruluşlarının Türkiye'ye ilgisinin daha fazla olması gerektiğini, riskleri beraber paylaşarak bu sektörü beraber büyütmemizin daha doğru olacağını düşünüyorum" diyerek şöyle sürdürdü: "DUY'da oluşan fiyatlarla yeni yatırım finansmanının ne kadar mümkün olduğu gerçekten önemli bir soru işareti... 2010 yılında başlayan bu fiyat düşmesinden ve 2011'de yaklaşık 4 veya 5 Euro centler civarına gelen elektrik fiyatlarından açıkçası şu anda mevcut üretici grupların epey etkilendiğini görüyoruz. Hatta bırakın yeni yatırımlar yapmayı, bazı gruplar biliyoruz ki, üretim kapasitelerini oluşturdukları noktalara gerilediler. Fiyatlar o kadar aşağılara indi ki, maliyetleri karşılamama durumuna geldiklerinden söz ediyorlar. (...) Birkaç ünitesini kapatan, hatta tümüyle bütün üretim tesisini kapatan gruplar olduğunu görüyoruz".

"Finansmanın yerlisi - yabancısı olmaz!"

NATIXIS Pramex - Danışmanlık Şirketi'nin Türkiye Temsilciliğini yürüten Dr. Rıza Kadılar ise enerji projelerinin finansmanı konusunda "Türk bankaları / yabancı bankalar" ayrımı yaparak sonuca varmanın mümkün olamayacağını belirterek, "Finansman globaldir, yerlisi-yabancısı olmaz. O nedenle soruna yerli-yabancı sorunu olarak değil, sınır aşan (cross border) finansman neden olmuyor, o açıdan bakmak gerekiyor" dedi. Rıza Kadılar şöyle sürdürdü: "Sınır aşan finansman bütün dünyada sorgulanıyor... Google'a girip 'cross border finance' yazıp araştırın... Karşınıza çıkacak olan tüm makaleler sınır aşan sermayenin üzerindeki yeni yaptırımlar, yeni kontrollerle ilgili olacaktır. Özellikle 2008 yılından sonra bütün ulusal hükümetler sınır aşan sermaye üzerindeki yaptırımlarını artırdı. O yüzden çözümler biraz yerel olmak zorunda oluyor. Ve Türkiye'de bu işte liderliğe soyunan bankaların hepsinin de neredeyse bir yabancı ortağı var zaten; onu da unutmamak gerek. Diğer taraftan, 'Dünyada para yok, Türk bankalarımız çok güçlü, çok sağlam!' deniyor. Bir ölçüde doğru, ama bir ölçüde de değil. Bakın: 2010 yılında dünyada sadece proje finansmanı kapsamında 350 milyar Dolar tutarında finansman sağlanmış... Bu rakam bir önceki yıla göre % 10 küsur artmış. Bazı bölgelerde, örneğin Asya'da % 30 artarak 130 milyar Dolarlara gelmiş. Proje finansmanı için Türkiye'ye gelen sınır aşan sermaye hareketi ise yok. Yani bugüne kadar hep kendi yağımızla kavrulduk. Oysa biz, dünyadaki bu büyük kaynaktan, likiditeden ülkemiz de yararlansın istemeliyiz!"
Türkiye'nin yurtdışı menşeyli proje finansmanından mutlaka pay alması gerektiğini, bunun tüm sektör katılımcılarının yararına olacağını belirten Kadılar, bu konudaki mevcut yetersizliğin sebeplerini ise şöyle irdeledi: "Türkiye'deki bütün sistem, 'Arz açığı olacak!' mantığı üzerine kurulmuş durumda... 'Buyurun gelin, yatırım yapın! Burada bir arz açığı var, talep fazlası olacak, ürettiğinizi satarsınız!' deniyor. Ancak bu şekilde, spot piyasada, özellikle de uzlaştırma (DUY) piyasasında oluşan fiyatlarla 12-15 yıllık uzun vadeli finansmanların yapılması mümkün değil. Bu noktada finansör ile yatırımcı arasındaki farkı unutmamak gerekir ki, çok temel bir kavramdır: Yatırımcı için her zaman bir 'upside' vardır, yani çok şey kazanabilir. Ama finansör için öyle bir şey yok; onun alacağı bir marj var, o da baştan belli... Ve üstelik 'down side' da olmamak zorunda... Özellikle proje finansmanında çarpanlar o kadar yüksek ki... Projeyi finansör sağlıyor, ama o da kendi parası değil. O da bir yerden borç alarak, mudinin parasıyla yapıyor bunu... O nedenle bir türlü yapılamayan, ama EÜAŞ'ın özelleştirilmesi sırasında gündeme geleceğini umduğumuz uzun vadeli anlaşmaların mutlaka olması gerekiyor. Bunu söylediğimiz anda akla hemen devletin alım garantisi geliyor... Değil efendim, ikili-uzun vadeli alım-satım anlaşmalarının oluşması gerekiyor ki, uzun vadeli fiyat beklentileri de oluşsun..."

"Yabancı bankalar yoğurdu üfleyerek yeme durumunda!"
Türkiye'ye 1993 yılında girmiş ilk yabancı banka olan ve o dönem ilk "Yap-İşlet" (Yİ) ve "Yap-İşlet-Devret" (YİD) projelerinin finansmanını bütünüyle tasarımlandırmış olan UniCredit Menkul Değerler A.Ş.'nin Genel Müdür Yardımcısı ve Finansal Danışmanlık Bölüm Başkanı Şule Kılıç da panelistler arasındaydı. İlk dönem Türkiye'de hayli etkin görülen yabancı bankaların daha sonraki geri çekilmeleri üzerine değerlendirmelerle söze giren Kılıç, "Yabancı bankaların o ilk dönemde etkin olmasının en önemli nedeni, söz konusu yatırımların YİD ve Yİ çerçevesinde uzun vadeli, devletin alım yükümlülüğünü üstlendiği, bu nedenle de piyasa riskinin minimize edildiği projeler olmasıdır" diye konuştu. Kılıç şöyle sürdürdü:

"Daha sonra devletin politikaları çerçevesinde artık yatırım yükümlülüğünü özel sektöre devretmek ve bununla ilgili devlet üzerindeki yükün kaldırılması hedefiyle daha önceki stratejiden vazgeçilince tamamıyla piyasa riskine açık bir yatırım ortamı ortaya çıktı. Ve bu durumda doğal olarak yabancı bankaların önlerini çok net göremedikleri bir ortamda proje finansmanına rahatlıkla girmeleri mümkün değildi. Ancak yine de az sayıda da olsa bazı yabancı bankalar Türkiye'de iş yapmak için uğraşmadı demek yanlış olur. Ancak proje finansmanı söz konusu olduğunda Türk bankalarıyla yabancı bankalar arasında ciddi yaklaşım farkı olduğunu da hemen belirtelim: Yabancı bankalar 'proje finansmanı' deyince tamamen projenin kendi yarattığı kaynaklarla kredisini ödediği bir yapının oluşturulmasını anlıyor, olaya bu çerçeveden yaklaşıyorlar. Tam olarak bu nitelikte bir yapı oluşturulabilmesi için de gerekli olan bazı şartlar var: 1- Çok iyi bir mevcut durum değerlendirmesi yapılması gerekiyor. Yabancı bankalar bu konuda belli bir esnekliği göstermeye çalışıyorlarsa da, mevcut durumun değerlendirmesinde hızlı hareket edip bazı detayları kaçırmak ve bazı risklerin analizini iyi yapamamak durumunda yeni riskler doğabileceği endişesiyle çok titizleniyorlar. Bir diğer önemli nokta da şu: Özellikle yurtdışında çevre konusu çok hassas bir konu olduğu için, yabancı bankaların pek çoğu yaptıkları yatırımlarda Dünya Bankası - IFC standartları dahilinde birtakım çevre düzenlemelerini gerçekleştirmek zorunda. Bu da doğal olarak yatırımcıya ekstra bir yük getiriyor... Bütün bunlar Türk bankalarının çok daha esnek davranabildiği, Türkiye'de olmanın ve Türk bankası olmanın verdiği bazı anlayış farklılıkları nedeniyle çok daha rahat alabildikleri riskler... Öte taraftan dünyanın değişik ülkelerinde çok sayıda yatırımın finansmanında yer almış, özellikle İngiltere ve California'da bu nedenle çok ciddi zararlar görmüş olan yabancı bankalar orada yaşadıkları tecrübelerden sonra Türkiye'de yoğurdu üfleyerek yiyor, çok daha tedbirli yaklaşıyorlar. Dolayısıyla mevcut yaratılabilir nakitin ödeyebildiği kredi miktarının rasyolarını daha yüksek tutuyorlar. Bu da otomatik olarak daha fazla öz kaynak, daha az borçlanma anlamına geliyor. Bu durumda yabancı bankalar Türk bankaları karşısında daha en başta 1-0 mağlup duruma düşmüş oluyorlar. Çünkü öz kaynak, kredi tarafına göre çok daha sınırlı ve çok değerli bir kaynak... Dolayısıyla yatırımcılarımız 'daha az' öz kaynak koyarak bu işleri yapmak istedikleri için doğruca Türk bankalarına yöneliyorlar. Ayrıca Türk bankalarıyla yabancı bankalar arasında  yapısal anlamda da çok büyük bir farklılık var: Genelde Türk bankaları bütün bu yatırımcıları, özellikle de Türk yatırımcıları çok iyi tanıdığı için, hepsinin kendi müşterileri olması nedeniyle çok rahatlıkla sponsor riskini alabiliyor ve sponsor garantisiyle hareket edebiliyorlar".
UniCredit Menkul Değerler A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı Şule Kılıç, dünyada proje finansmanını sağlıklı uygulayan ülkelerde finansör kuruluşların piyasanın bir üyesi olarak değerlendirildiğini, yatırımcıya sağladıkları kredinin geri dönüşünü güvence altına alacak önlemlerin ihmal edilmediğini söyledi. Kılıç şöyle sürdürdü:

"Dünyada proje finansmanının sağlıklı uygulandığı ülkelerde herhangi bir projeye finansman sağlandığında, yatırımcı şirketin hatası yüzünden meydana gelebilecek kimi temerrüt durumlarında veya herhangi bir şekilde projenin iptaline kadar gidebilecek ciddi durumlarda bankaların bir şekilde korunması ve verdikleri kredilerin geri ödenmesiyle ilgili bir mekanizma oluşturuluyor. Step-in-right dediğimiz böyle bir durumun olması durumunda -diyelim herhangi bir şekilde bir lisans iptali söz konusu oldu- regülatör kurum, finansman sağlayan bankalara dönüp, 'Tamam; ben artık bu operatör ile bu işi devam ettiremeyeceğim. Bana önereceğiniz yeni bir operatör varsa getirip onu devreye koyun, projeyi o devam ettirsin!' diyor. Ve bankalar da gidip 'step in' haklarını kullanarak yeni bir operatör getirebiliyorlar. Ya da lisansın herhangi bir sebeple iptal edilmesi halinde mağdur duruma düşen kreditörün verdiği kredilerin geri ödendiği, 'kompanse mekanizması' dediğimiz bir yapı oluşturuluyor. Bu piyasaya olan güveni ciddi anlamda artıracak bir mekanizmadır."


"Özelleştirmelerde beklentimizin üzerinde fiyatlar ortaya çıktı"  

Panelistlerden
Garanti Bankası Proje & Satınalma Finansmanı Birim Müdürü Mustafa Tiftikçioğlu da, oturum başkanlığını üstlenen Prof. Dr. Metin Ercan'ın "son dağıtım ihalelerinde oluşan fiyatların, hem finans sektörüne hem de gelecek özelleştirme uygulamalarına olumsuz etkiler yapacak kadar yukarılara tırmandığını" anımsatarak sorduğu bir soru üzerine, bu alanda yaşanan gelişmeleri değerlendirdi. Dağıtım ihalelerine ciddi yatırımcı ilgisi olduğunu, ihalelerin sonuçlandırılması anlamında çok hızlı hareket edildiğini ve son ana dek sürecin başarıyla götürüldüğünü belirten Tiftikçioğlu şöyle konuştu: "Özelleştirmeler sonrası oluşan fiyatlar, açık konuşmak gerekirse finansörler olarak bizim beklentilerimizin üstünde fiyatlar oldu. Çünkü dağıtımın şu anki yapısına bakınca görüyoruz ki, Türkiye'de de dünyada da 'fazla regüle edilmiş' bir yapı var. Bu anlamda sizin tabii ki operasyonel iyileştirmeleriniz olacaktır, fakat dağıtım şirketlerinden çok ciddi kârlar elde etmeniz mümkün değil; zaten yapısı da bu şekilde kurulmuş değil. Fakat yatırımcılar tabii bu ihalelere stratejik gözle baktıkları için, fiyatlar şirketlerin kendi kapasiteleriyle ödeyebilecekleri fiyatların çok üstünde oluştu. Özellikle son ihalelerde çarpanlar daha da yukarda oluştu. İlk grup ihaleler, ortakların diğer faaliyetlerinden yaratacakları ödeme kapasitesine de güvenilerek finanse edildi bankalar tarafından. Yani tamamen 'non-recourse' dediğimiz proje finansmanları değil, ortaklara da belli ölçüde rücû imkanı olan finansmanlar oldu. Ki, işin doğası gereği böyle de olması gerekliydi. Çünkü yatırımcılar zaten bu şirketleri stratejik avantajını ve diğer şirketlerine yaratacağı artı değerleri düşünerek bunları satın aldılar. Doğal olarak, ödeme kaynaklarından bir tanesi de bu artı değerler olmalıydı. Son grup ihalelerde fiyatlar daha da yukarı çıktığı için bankaların finansmanla ilgili öz sermaye oranı beklentisi bunlarda çok daha yukarda olacaktır. Ve ortakların ciddi şekilde desteği aranacaktır."
Dağıtım özelleştirmeleri sürecinde kamunun çok hızlı bir şekilde sözleşmeyi fesihe götürebilecek ve bütün varlıkları devralabilmesine imkan veren çok ciddi haklara sahip bulunduğunu, Türk bankalarının bu riski belli ölçüde sindirebildiklerini, ancak yabancı bankaların aynı riski almasının zor olduğunu söyleyen Tiftikçioğlu, gündemde olan üretim özelleştirmeleri sürecinde yapının yabancı bankaların da ilgisini çekecek şekilde oluşturulmasıyla sorunun giderilebileceğini kaydetti. Tiftikçioğlu şöyle sürdürdü: "Şu anda otoyol özelleştirmeleri için oluşturulan imtiyaz sözleşmelerinin yapısına baktığımız zaman, gerçekten belli bir ilerleme olduğunu, kreditörlerin haklarının daha fazla korunduğunu görüyoruz. Bunların neticesinde önümüzdeki dönem yapılacak otoyol özelleştirmelerine yabancı bankaların daha fazla ilgi gösterdiğini hep birlikte göreceğiz. Fakat elektrikte, özellikle dağıtım tarafında, dağıtım tarafındaki sözleşmelerin bu gelişmelerden önce yapılandırılmış olması ve dağıtım özelleştirmesi modelinin bir hisse devri modeli şeklinde ortaya konmuş olması sorun yaratıyor. Dağıtım özelleştirmelerine başlandı ve biten özelleştirmeler de oldu. Bundan sonra bir kısmını farklı yapıda, bir diğer kısmını başka yapıda özelleştirmek mümkün olmayacağı için muhtemelen dağıtım özelleştirmelerinde aynı yapı devam edecektir. Bu yabancı bankalar açısından ciddi bir sıkıntı. O yüzden en azından üretim özelleştirmelerinde yapının başlangıçtan itibaren yabancı bankaların da ilgisini çekecek şekilde oluşturulması süreci rahatlatacaktır".

 

 

Steam Enerji Arenası'nın 13.'sü İstanbul'da gerçekleşti

Türkiye'nin doğal gaz ithalatına yönelik sürdürdüğü önemli uluslararası projeler ile özel sektörün gaz alım ve toptan satışına yönelik çalışmalar 8- 9 Eylül'de İstanbul'da gerçekleşen 13. Uluslararası Enerji Arenası'nda masaya yatırıldı. Stratejik Teknik Araştırmalar Merkezi (STEAM) tarafından İstanbul Cevahir Otel'de düzenlenen arenanın başlığı "Uluslararası Dönüşüm ve Enerjide Yeni Dönem" oldu. Toplantının ikinci gününde Elektrik Üretim Projeleri ve Finansmanı ve Enerji Borsasının yanı sıra özel sektör yatırımları ve özelleştirmeler, yasal düzenlemeler gibi hususlarda konusunda özel şirketlerin üst düzey yöneticileri ile siyasi parti temsilcisi milletvekillerinin katılımı ile sorun ve çözüm platformu düzenlendi. 13. Steam Enerji Arenası'nın ilk gününde açılış konuşmaları, Steam Enerji Arenaları Onursal Başkanı Emekli Büyükelçi Mithat Balkan, Steam Konferans Başkanı Ali Bayramoğlu, Sabancı Holding, Enerji Grup Başkanı Selahattin Hakman, Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Doğal Kaynaklar Bakanı Dr. Aşti Havrami, Gürcistan Enerji Bakanı Alexander Khetaguri ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız tarafından yapıldı. Arena konuşmacıları özetle şunları söyledi:  

Steam Enerji Arenaları Onursal Başkanı Emekli Büyükelçi Mithat Balkan konuşmasında dünyadaki ekonomik durumun olumsuz gidişatı nedeniyle oluşan yeni dengelerden bahsetti.

Steam Konferans Başkanı Ali Bayramoğlu; "Ülke içindeki mevcut enerji sektöründeki gelişmeler ve son 4-5 yıl içersinde yaşananlar ile hedef olarak ortaya koyduğumuz 2023 yılında neler gündeme gelecek?" sorusuna yanıtlar sunduğu konuşmasında özellikle yatırımcıları ilgilendirecek bilgiler verdi. Yatırımcıların, ihalelerde sunduğu fiyat tekliflerini eleştiren Bayramoğlu, daha mantıklı teklifler yapılması gerektiğinin altını çizdi. Yatırımcıları kömüre yatırım yapmaya çağıran Bayramoğlu, "Özellikle önümüzdeki dönem içersinde enerji sektörünün önünün açılacağına inanıyorum. İşte bu noktada yatırımcılara rüzgâra yatırıma devam edin demek istiyorum. Yerli kömüre ilişkin önümüzdeki dönemde çok ciddi çalışmalar yapılacak. Yerli kömürün özellikle enerji üretimindeki yerine yatırımcıların odaklanması istiyorum. Termik yatırımlar açsından, yerli kömürün termik olarak enerji üretiminde kullanılmasında çok ciddi çalışmalarımız var" dedi.

Sabancı Holding Enerji Grup Başkanı Selahattin Hakman, gelişmekte olan ülkelerin enerji talebindeki artışın arz güvenlik, iklim değişikliğiyle mücadele ve enerji kaynaklarına erişme çabasının getirdiği rekabetçilik gibi 3 önemli sorun yarattığını belirtti. Nükleer tartışmaların ve yenilenebilir enerjiye artan talebin doğal gazı daha önemli bir noktaya taşıyacağını ve doğal gaza talebi ciddi oranda arttıracağını belirterek; "Teknik olarak yenilenebilir enerji, kesintili ve dalgalanmalı bir enerji. Bunu esnek şekilde yedekleyecek bir kapasiteye ihtiyaç var. Bu ihtiyaca en kolay cevap verecek çözümde özellikle yeni gelişen gaz türbinli doğal gaz santrali. 2010 yılından birincil enerji talebi % 5.6 oranında arttı. Buna karşılık doğal gaz talebi % 7,5 oranında arttı, yani % 40 daha fazla talep artışı gözüktü. Gaz artık gazla rekabet halinde. Fiyat yapılandırılmasında artık petrol baz alınmayacak. Uluslararası Enerji Ajansı önümüzdeki 25 yılı doğal gazın altın çağı olarak tanımladı. İkinci kaynak olarak da yenilenebilir kaynaklar olacak. Sadece çevresel kaygılar değil, arz güvenlik kaygıları da yenilenebiliri öne çıkartıyor" şeklinde konuştu.

Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau, sektörde serbestleşmenin önemine değinerek, ülkedeki yenilenebilir kaynakların kullanım oranlarının da hedefler doğrultusunda artırılması gerektiğini kaydetti. Rüzgâr enerjisine ilişkin akılcı şebekeler kurmak gerektiğini, güneşte ise tarife garantilerinin önemli olduğunu belirten Zachau, tarifelerin yeniden gözden geçirilerek cazip hale getirilebileceğini ifade etti.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Doğal Kaynaklar Bakanı Asthi Hawrami, bölgeden 2008 yılından itibaren petrol üretimi ve ihracatı başladığını söyledi. Bölgesel Kürt Yönetimi'nin petrol ve doğal gaza ilişkin çok sayıda keşif yaptığını belirten Hawrami, Irak'ın istikrarı için mevzuatların yapılmasının önemli olduğunun altını çizdi.

Gürcistan Enerji Bakanı Alexander Khetaguri Gürcistan'a Türkiye'den ne kadar çok yatırım yapılırsa Türkiye ile enerji alanında o kadar işbirliği yapabileceklerini anlattı. Khetaguri, Türkiye ile enerji alanında işbirliğine devam etmek istediklerini belirtti.

Açılışın son konuşması Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanı Taner Yıldız tarafından gerçekleştirildi. Konuşmasında ülkelerin enerji politikalarını yürütmesinde kanun koyucular, politika koyucular ve sektörün pratikte uygulayıcıları arasında daima bir korelâsyon sağlanması gerektiğini belirten Yıldız, bunun Türkiye'de gerçekleştirilmek istendiğini söyledi. Nükleer santral tartışmalarıyla ilgili olarak: "Bilmemiz gereken bazı gerçekleri tekrar vurgulamak istiyorum. Nükleer güç santralleriyle alakalı dünyada 442 tane işletmede, 63 tane de inşa halinde santral var. Fukuşima'da kaza oldu ve politikalar değişmeye başlıyor. Ben bunun çok doğru olmadığı kanaatindeyim. Eğer nükleer güç santralleriyle alakalı risk payları artmadı, rakamlar bize onu söylüyor yani nükleer yapıcılar, nükleeri işleticiler yeni bir rakamla karşı karşıya kalmadılar. Önemli olan konular bunu vatandaşlarla doğru şekilde paylaşabilmekten geçiyor. Türkiye'nin Akdeniz'de yapacağı nükleer santralin işletmeye geçtiği andaki kurulu güç açısından baktığımızda Türkiye'nin % 5'ini oluşturacak. Enerjisi açısından baktığımızda 1/10'unu oluşturabilecek. Türkiye'nin büyüme hızlarına baktığımızda ise 1-2 yıllık büyümesine karşılık gelecek. Bütün koparılan fırtınanın hepsi bu..." şeklinde konuştu.

"Türkiye'nin şu anda yenilenebilir enerji kaynaklarından ve yerli kaynaklarından elde ettiği oran birçok AB üyesi ülkelerin elde ettiği orandan daha yüksektir, dünyadaki ortalamadan da daha yüksektir. Biz böyle bir avantaja sahibiz" diyen Yıldız; "Coğrafyamızdan kaynaklanan avantajları kullanmak için önemli ölçüde stratejik davranmak zorundayız. Biz kömür kaynaklarımızı tabii ki kullanacağız. Hemen yakın bir süreçte 2,8 milyar tonluk bir kömürü yatırımcılarımızın, özel sektörün yaklaşık 12000 MW civarında kömürden üretilen elektrik santrali yapacağını söyleyebilirim. Bu Türkiye'nin hakkıdır. Akışkan yataklı yeni teknolojilerle beraber, plazma teknolojileriyle beraber daha temiz üretilen kömürden elektriğin aslında Türkiye tarafı olacaktır" diyerek önümüzdeki dönemde enerji gündeminde kömürün ağırlıklı olarak yer alacağını vurguladı.

Konuşmasının devamında Türkiye'nin 2023 yılı hedeflerine değinen Yıldız, "Türkiye, kendi nüfusu, büyüme rakamları ve ekonomisi itibariyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. kuruluş yıl dönümü olan 2023'e hedef koymuştur ve dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girecektir. Tabii ki enerji sektörü bunun istisnası değildir. Büyüyen Türkiye'nin küçülen enerjisi olmaz. Aynı oranda hatta arz güvenliğini sağlamak ve herhangi bir tehdide maruz kalmamak açısından %2-3'ler civarında daha fazla büyümek durumundadır. Türkiye'nin geçtiğimiz yıl enerjide % 1'lik büyümesinde olduğu gibi..." şeklinde konuştu. 

 

 


Etiketler


Video İçerik